Çocuklarımızı Kime Göre Yetiştiriyoruz? MEHMET KUTLU
Çocuklarımızı Kime Göre Yetiştiriyoruz?

Nerede yanlış yapıyoruz?

Aslında eğitimciler, anneler ve babalar olarak kendimize sormamız gereken en önemli soru belki de bu. Çocuklarımızın geleceği hakkında kararlar alırken gerçekten onların ihtiyaçlarını, yeteneklerini, ilgi alanlarını ve kişisel dinamiklerini mi dikkate alıyoruz; yoksa çevrenin bize çizdiği sınırlar içerisinde mi hareket ediyoruz?

Çoğu zaman ikinci yolu seçiyoruz.

Bir anne baba olarak çocuğumuzun kendi dinamiklerinden çok çevresel dinamikleri önemsiyoruz. “İnsanlar ne der?”, “Komşunun çocuğu hangi okula gitti?”, “Amcasının çocuğu mühendis oldu, bizimki de mühendis olsun.”, “Ahmet'in çocuğu matematikte çok başarılı, bizimki neden değil?” gibi düşünceler, farkında olmadan çocuklarımız için oluşturduğumuz referans noktalarını değiştiriyor.

Oysa her çocuk kendi hikâyesinin başrolüdür.

Hepimiz kendi hayatımızın tiyatrosunda başrol oyuncusuyuz. Hayatımızdaki diğer insanlar ise bizim hikâyemizin içerisinde farklı rollere sahiplerdir. Hiç kimse bizim gördüğümüz gözle dünyayı göremez. Aynı şekilde biz de çocuğumuzun gördüğü gözle dünyayı göremeyiz. Onun korkularını, heyecanlarını, meraklarını, potansiyelini, dünyayı algılama biçimini ve henüz kendisinin bile farkında olmadığı güçlü yönlerini tam olarak kendi bakış açımızla ölçemeyiz.

Bu nedenle çocuğa kendi referansımızdan baktığımız anda hata yapma ihtimalimiz artar.

Bir çocuğu başka bir çocukla karşılaştırmak da aynı hatanın farklı bir biçimidir. Çünkü karşılaştırma yaptığımız anda çocuğun gerçek potansiyelini değil, bizim belirlediğimiz bir standarda ne kadar yaklaştığını ölçmeye başlarız.

Asıl yapmamız gereken ise çocuğun kendisini referans noktası hâline getirmektir.

Onu mümkün olduğunca objektif biçimde gözlemlemek, hangi alanlarda doğal bir merak gösterdiğini, hangi konularda daha hızlı öğrendiğini, hangi problemlerde farklı çözümler ürettiğini, hangi faaliyetlerde zamanın nasıl geçtiğini fark etmediğini ve hangi alanlarda zorlanmasına rağmen vazgeçmediğini görmek gerekir.

Çünkü bir çocuğun potansiyeli yalnızca sınav sonuçlarında görünmez.

Bugün eğitim sistemimizin önemli bir bölümü, birbirine benzeyen öğrencileri yetiştirmeye daha yatkın bir yapı üzerine kuruludur. Akademik başarı; özellikle matematik, fen, Türkçe ve benzeri alanlardaki ölçülebilir performans üzerinden değerlendirildiğinde, doğal olarak belirli bir “ortalama öğrenci” profili ortaya çıkar.

Bu profile uyan çocuk sistem içerisinde daha kolay ilerler.

Fakat farklı düşünen, farklı öğrenen, farklı ilgi alanlarına sahip olan veya güçlü yönleri klasik akademik ölçütlerle kolayca fark edilemeyen çocuklar aynı sistem içerisinde daha fazla zorlanabilirler.

Oysa farklılaşma bir problem değil, insanın kendisini bulabilmesinin en önemli şartlarından biridir.

Sistemler ölçebildikleri, sınıflandırabildikleri ve davranışlarını öngörebildikleri bireylerle çalışmayı daha kolay bulabilir. Bu nedenle sisteme uyum sağlamak çoğu zaman en kolay yol gibi görünür. Fakat insanın kendi potansiyelini gerçekleştirmesi açısından bakıldığında, en zor yol da olabilir. Çünkü gerçek gelişim, çoğu zaman ortalamanın dışına çıkabilmeyi ve kişinin kendi güçlü yönlerini keşfedebilmesini gerektirir.

Peki biz ne yapmalıyız?

Öncelikle çocuklarımızı oldukları hâlleriyle kabul etmeliyiz.

Burada “başarı” ve “başarısızlık” kavramlarını da yeniden düşünmemiz gerekiyor. İlkokul veya ortaokul çağındaki bir çocuğu yalnızca aldığı notlar üzerinden başarılı ya da başarısız olarak tanımlamak ne kadar doğru?

Bu çocuklar henüz hayatı öğreniyorlar. Deniyor, yanılıyor, keşfediyor, arkadaşlık kuruyor, merak ediyor, bazen vazgeçiyor, bazen yeniden başlıyorlar. Onların hayatının bu dönemini yalnızca sınav sonuçlarıyla ölçmek, aslında çocukluğun kendisini bir performans yarışına dönüştürmek anlamına geliyor.

Elbette ilerleyen yaşlarda akademik ve mesleki başarıdan söz edeceğiz. Üniversite, meslek hayatı ve yetişkinlik döneminde kişinin belirli hedefler doğrultusunda ortaya koyduğu sonuçları değerlendirebiliriz. Ancak bir çocuğun değerini yalnızca bugünkü performansıyla tanımlamak, onun henüz ortaya çıkmamış potansiyeline haksızlık etmektir.

Çocuklarımızın önce kabul edilmeye, sonra keşfedilmeye ihtiyacı var.

Eğitimcinin ve anne babanın görevi, çocuğu önceden belirlenmiş bir kalıba sokmak değil; onun hangi kalıba sığmadığını da fark edebilecek kadar dikkatli olmaktır.

Belki de eğitimde yapmamız gereken en önemli değişiklik, referans noktalarımızı değiştirmektir.

Çocuğumuzu komşunun çocuğuna göre değil, dünkü hâline göre değerlendirmeliyiz.

Kardeşine göre değil, kendi potansiyeline göre bakmalıyız.

Toplumun beklentilerine göre değil, onun sahip olduğu yeteneklere ve ilgi alanlarına göre yol çizmeliyiz.

Ve en önemlisi, “Benim çocuğum ne olmalı?” sorusundan önce “Benim çocuğum kim?” sorusunu sormalıyız.

Çünkü doğru referans noktası bulunmadan doğru bir eğitim yol haritası çizmek mümkün değildir.

Çocuğun kendisini referans aldığımızda eğitim bir yönlendirme faaliyetinden çıkar, keşif sürecine dönüşür. İşte o zaman çocuklarımızı yalnızca sisteme uyum sağlayan bireyler olarak değil; kendi kimliğini, yeteneklerini ve yaşam amacını keşfedebilen bireyler olarak yetiştirmeye başlayabiliriz.

Belki de eğitimde aradığımız en büyük değişim, yeni bir sistem kurmaktan önce bakış açımızı değiştirmekle başlayacaktır.

Çünkü bazen yanlış olan çocuklarımızın yönü değil, bizim baktığımız yöndür.

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ