Hayat, tuhaf bir çelişkiyle yaşanıyor. Bir yanıyla insanı yapayalnız bırakıyor, diğer yanıyla kalabalıkların içine sürüklüyor. Bazen bir masanın başında kral oluyorsun, bazen aynı masada soytarı. Kimin gözünde ne olduğun, çoğu zaman senin kim olduğundan daha fazla önem taşıyor.
Belki de bu yüzden insanın kendisine söylemesi gereken en sade cümlelerden biri şudur:
Dürüst yaşa, genç kal.
Çünkü insanı yaşlandıran yıllar değil; içine attıkları, vazgeçtikleri, sustukları ve kendisine rağmen yaşamak zorunda kaldığı anlardır.
Kendi doğrularımız elbette kıymetlidir. Fakat kendi doğrularımızı evrensel doğruların önüne koyduğumuz gün, haklı olmaktan çıkıp yalnızca kendimizi savunmaya başlarız. İnsan, kendi penceresinden gördüğü manzarayı dünyanın tamamı sanmamalıdır.
Bir de istekler meselesi var.
İnsan bazen istediğine ulaşınca, artık istemeyi bırakır. Ulaştığı şeyin kıymetini bilmek yerine, kendisini yeni isteklere kapatır. Oysa hayat, yalnızca elde etmekten ibaret değildir. Bir güzelliğe ulaşmak kadar, onun hakkını verebilmek de önemlidir.
Güzel bir söz vardır:
“Arasa ömrü yetmez seni bulmaya; ama tesadüfen bulduğu için seni sıradan sanıyor.”
Ne kadar doğru...
İnsan, emek vermeden ulaştığı güzelliklerin değerini çoğu zaman anlayamaz. Çünkü kolay gelen şeylerin kıymeti, kaybedilene kadar yeterince hissedilmez. Bazen insanın en büyük yanılgısı, kendisine sunulanı hak ettiğini düşünmesidir.
Oysa bazı insanlar hayatımıza tesadüfen girmez. Belki yollarımız tesadüfen kesişir ama kalbimizde bıraktıkları iz, tesadüf değildir.
Karacaoğlan'ın o sert ve güzel dünyasından süzülen bir hakikat vardır: Seni üzen kral da olsa, gerektiğinde sileceksin ki ibret olsun.
Çünkü bazen birini hayatından çıkarmak, ona karşı kazanılmış bir zafer değildir. Kendine karşı verdiğin mücadelenin sonudur.
Bilecekler ki kralını silebilen insan, soytarısıyla uğraşmaz.
Bazı vedalar da vardır ki insan “Senden vazgeçtim.” diyemez.
Onun yerine şöyle bitirir:
“Merhamet bilmeyen kalbinden öpüyorum. Benim seninle savaşım bitti. Gözlerin istediğine gülebilir.”
Ne ağır bir cümledir bu...
Çünkü insan bazen kızgınlığını değil, savaşmayı bırakır.
Artık anlatmak istemez.
Artık kendini ispatlamak istemez.
Artık “Beni anla.” diye kapı kapı dolaşmaz.
Çünkü insan bir yerde şunu öğrenir:
Yanlış yerde elinden gelenin en iyisini de yapsan yetmez. Doğru yerde ise yalnızca varlığın bile kutlanır.
Bu yüzden insan, kendisini anlaşılmak için tükettiği yerde değil; olduğu hâliyle kabul edildiği yerde kalmalıdır.
Değer verildiğin yerde güzelleşirsin.
Anlaşıldığın yerde çiçek açarsın.
Sevildiğin yerde kendin olmaktan korkmazsın.
Ve belki de insanın en büyük kırgınlığı, kandırılmak değildir.
İnsan, değer verdiği kişi tarafından aptal yerine konulduğunu anladığı anda, kendisine söylenen yalandan çok başka bir şeye üzülür:
Kalbini bu kadar ucuza emanet etmiş olmaya...
Çünkü güven, insanın kendinden verdiği en pahalı şeydir.
Bir gün dönüp geriye baktığında, “Beni neden kandırdı?” sorusundan önce “Ben neden kendimi görmezden geldim?” diye sorarsın.
İşte asıl hesaplaşma o zaman başlar.
Belki de bizi en çok insan olmaktan uzaklaştıran şeylerden biri, fatalizme inandırıldığımız gündür.
“Ne yaparsan yap kader böyle.”
“Değişmez.”
“Senin elinden bir şey gelmez.”
Böyle böyle insan, kendi hayatındaki iradeyi başkasına teslim eder.
Oysa insanın kader karşısındaki en büyük sorumluluğu, elinden geleni yapmaktır.
Her şeyi değiştiremeyebiliriz.
Ama tavrımızı değiştirebiliriz.
Sınırımızı çizebiliriz.
Yanlış olandan uzaklaşabiliriz.
Doğru olanın yanında durabiliriz.
Ve gerektiğinde, çok sevdiğimiz birine bile “Buraya kadar.” diyebiliriz.
Çünkü bazen gitmek kaybetmek değildir.
Bazen kalmak, kendini kaybetmektir.
Hayat bizi kimin kral, kimin soytarı olduğunu anlamaya mecbur ediyor. Fakat belki de asıl mesele bu değil.
Asıl mesele, başkasının hikâyesinde hangi rolde olduğumuz değil; kendi hikâyemizde kendimize ihanet edip etmediğimizdir.
Dürüst yaşa.
Genç kal.
Sev ama kendini kaybetme.
Değer ver ama kendini değersizleştirme.
Affet ama aynı yaraya her defasında elini uzatma.
Ve unutma:
Seni anlamak için çaba göstermeyen birine, kendini anlatmak için ömrünü harcama.
Çünkü bazı insanlar seni kaybettiklerinde değil, seni bulduklarında şanslı olduklarını anlayabilirler.
Ama o gün geldiğinde sen çoktan başka bir yerde olabilirsin.
Belki de olması gereken tam olarak budur.
Müteselsil işler bizimkisi...
Hayat, birbirinin yarasına dokunan, birbirinin yükünü çoğaltan, birbirinin eksikliğini tamamlayan insanların hikâyesidir.
Kimi gelir, öğretir ve gider.
Kimi kalır.
Kimi ise giderken bile sana kendini öğretir.
Ve sonunda insan şunu anlar:
Bazı insanları kaybetmek, aslında kendine yeniden kavuşmaktır.
Mustafa çelik
Bazı gidişler bir son değil, insanın kendine açtığı yeni bir kapıdır. “Bazen gitmek, kaybetmek değildir” cümlesiyle çok güzel anlatmışsın. Kalemine sağlık..
Naci bektaş
“Bazen gitmek kaybetmek değildir. Bazen kalmak, kendini kaybetmektir.” Ne güzel bir tespit. Güzel bir yazı olmuş Erdem hocam. Hayatın ıslattığı çamaşırları bir güzel sıkmışsın. Pencereleri çoğaltmışsın. Tebrikler…..