ÇOCUĞUNUZUN CANI SIKILSIN ESRA TUNÇ SAMSA
ÇOCUĞUNUZUN CANI SIKILSIN

Her boşluğu doldurmaya çalışırken, çocuklarımızın düşünme, üretme ve kendini keşfetme becerilerini farkında olmadan ellerinden alıyor olabilir miyiz?

"Bir çocuğun her boşluğunu doldurabilirsiniz; ama o zaman kendi dünyasını inşa edeceği alanı da elinden almış olursunuz."

"Anne, canım sıkılıyor..."

"Baba, şimdi ne yapacağım?"

Belki de bu, günümüz ebeveynlerinin en hızlı cevap verdiği cümledir.

Bu cümleyi duyar duymaz zihnimiz çözüm üretmeye başlar. Yeni bir etkinlik, yeni bir oyuncak, yeni bir kurs, yeni bir gezi… Çocuğumuzun can sıkıntısını birkaç dakika içinde gidermeye çalışırız. Çünkü uzun yıllardır bize iyi ebeveynliğin, çocuğun her anını verimli geçirmek olduğu söylendi. Çocuğun boş vakti olmamalı, sıkılmamalı, sürekli öğrenmeli, gelişmeli ve meşgul olmalıdır.

Oysa belki de asıl soru şudur:

Çocuğumuz gerçekten sıkıldığı için mi endişeleniyoruz, yoksa onun sıkılmasına biz mi tahammül edemiyoruz?

Bu sorunun cevabı yalnızca çocuklarımızı değil, ebeveynlik anlayışımızı da yeniden düşünmemizi gerektiriyor.

Bugün çocuklarımız, insanlık tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar fazla uyaranın içinde büyüyor. Okullar, yabancı dil kursları, spor faaliyetleri, sanat atölyeleri, kodlama eğitimleri, planlanmış oyunlar, ekranlar ve dijital içerikler... Çocukların günleri neredeyse dakika dakika planlanıyor. Takvimleri bazen yetişkinlerin ajandalarını bile geride bırakıyor.

Fakat bütün bu yoğunluğun içinde çocuklardan en sık duyduğumuz cümle değişmiyor:

"Canım sıkılıyor."

Belki de mesele, çocukların yapacak bir şey bulamaması değildir.

Belki mesele, artık kendi yapacaklarını bulabilecek kadar yalnız bırakılamamalarıdır.

Çocuk gelişimi alanındaki araştırmalar, yapılandırılmamış zamanın çocukluk döneminin vazgeçilmez ihtiyaçlarından biri olduğunu ortaya koyuyor. Psikanalist Donald Winnicott, oyunu çocuğun kendisini keşfettiği en önemli gelişim alanlarından biri olarak tanımlar. Ancak onun sözünü ettiği oyun, yetişkin tarafından planlanan değil; çocuğun kurallarını kendisinin koyduğu, hayal gücünü özgürce kullandığı oyundur. Gelişim psikoloğu Peter Gray ise serbest oyunun azalmasının çocukların öz düzenleme, problem çözme ve sorumluluk alma becerilerini olumsuz etkileyebileceğine dikkat çeker.

Nörobilim araştırmaları da benzer bir gerçeği ortaya koymaktadır. Beyin, dışarıdan sürekli uyaran almadığında "Varsayılan Mod Ağı" daha etkin çalışır. Düşünme, anlamlandırma, geçmiş deneyimleri birleştirme, geleceği hayal etme ve üretken fikirler geliştirme süreçleri tam da bu sessiz zamanlarda güçlenir.

Yani dışarıdan bakıldığında "hiçbir şey yapmıyor" gibi görünen çocuk, aslında zihninin en yoğun mesaisini veriyor olabilir.

Bir karton kutu uzay gemisine dönüşür.

Koltuk minderleri bir kaleye…

Bahçedeki taşlar görünmeyen kahramanların yaşadığı bir ülkeye…

Bir dal parçası sihirli bir değneğe…

Bizim "boş zaman" dediğimiz anlar, çocuğun üretkenliğinin en güçlü filizlerini verdiği anlardır.

Ne var ki biz yetişkinler, can sıkıntısını gelişimin doğal bir parçası olarak görmek yerine çözülmesi gereken bir sorun gibi algılıyoruz.

Çocuk sıkılıyor…

Biz hemen çözüm üretiyoruz.

Çocuk bekliyor…

Biz hemen yeni bir uyaran sunuyoruz.

Çocuk düşünmeye hazırlanıyor…

Biz onun yerine düşünmüş oluyoruz.

Oysa üretkenlik hazır sunulan etkinliklerle değil, zihnin kendi sorularını üretmeye başladığı anda doğar.

Çocuk önce sıkılır.

Sonra etrafına bakar.

Merak eder.

Dener.

Vazgeçer.

Yeniden dener.

Ve sonunda üretir.

İşte gelişimin en kıymetli yolculuklarından biri budur.

 

Ancak burada yalnızca çocukları konuşmak yeterli değildir.

Biraz da ebeveynleri konuşmalıyız.

Çünkü bugün çocuklarımız kadar bizler de çağın görünmez baskıları altında yaşıyoruz.

Telefonlarımızı her açtığımızda kusursuz aile fotoğraflarıyla karşılaşıyoruz.

Her gün yeni etkinlik hazırlayan anneler…

Saatlerce çocuklarıyla oyun oynayan babalar…

Dağılmayan evler…

Gülümseyen çocuklar…

Sabırlı ebeveynler…

Düzenli sofralar…

Estetik oyun odaları…

Bir süre sonra bunları yalnızca izlemiyoruz.

Kendimizi onlarla kıyaslamaya başlıyoruz.

"Ben yeterince ilgili miyim?"

"Çocuğuma daha fazlasını sunmalı mıyım?"

"Neden benim evimde bunlar olmuyor?"

Oysa sosyal medya bize hayatı değil, hayatın seçilmiş karelerini gösteriyor.

Üstelik bu kusursuzluk vitrini çoğu zaman yalnızca bir yaşam biçimi sunmuyor; aynı zamanda bir tüketim kültürünü de besliyor.

Etkinliğin altında kullanılan oyuncakların bağlantıları…

Masadaki eğitim materyallerinin alışveriş linkleri…

"Gelişim için mutlaka alınmalı." denilen ürünler…

"Daha verimli oyun" vaat eden setler…

Bir süre sonra ebeveynlik, fark edilmeden eksiklik hissi üzerinden şekillenen bir pazarlama dilinin içine çekiliyor.

Önce ebeveyne yeterince iyi olmadığı hissettiriliyor.

Sonra bu eksikliği giderecek ürünler öneriliyor.

Böylece çocuk gelişimi, kimi zaman tüketimin en güçlü gerekçelerinden biri hâline geliyor.

Oysa çocukların en temel ihtiyaçları satın alınabilecek şeyler değildir.

Hiçbir oyuncak güven duygusunun yerini tutamaz.

Hiçbir etkinlik, ebeveynin koşulsuz kabulünü satın alamaz.

Hiçbir materyal merakı kutuya koyup eve gönderemez.

Hiçbir bağlantı, üretkenliği kargoyla teslim edemez.

Çünkü üretkenlik satın alınmaz.

Üretkenlik yaşanır.

Merakla büyür.

Bekleyerek olgunlaşır.

Sessizlikte güçlenir.

Can sıkıntısının içinden filizlenir.

Belki de çocuklarımızın ihtiyacı olan şey daha fazla etkinlik değil; daha fazla kendileri olabilecek zamandır.

 

Biz eğitimciler biliriz ki öğrenme yalnızca anlatmakla gerçekleşmez.

Öğrenme; beklerken, gözlemlerken, hata yaparken, yeniden denerken ve bazen de sessizce düşünürken gerçekleşir.

Hayatın kendisi de böyledir.

Hayatın içinde beklemek vardır.

Sabretmek vardır.

Belirsizlik vardır.

Hayal kırıklığı vardır.

Sessizlik vardır.

Can sıkıntısı vardır.

Çocuklarımızı bütün bu duygulardan korumaya çalışırken, belki de onları hayatın kendisine hazırlama fırsatını kaçırıyoruz.

Çünkü psikolojik sağlamlık; zor duyguların hiç yaşanmamasıyla değil, onların içinden güvenle geçebilmeyi öğrenmekle gelişir.

 

Ebeveynlere Bir Davet

Belki bugün çocuğumuz için yeni bir etkinlik hazırlamak yerine onun kuracağı oyunu merak edebiliriz.

Belki her "Anne, canım sıkılıyor." cümlesine hemen cevap vermek yerine birkaç dakika sessiz kalabiliriz.

Belki "Hadi sana bir şey bulayım." demeden önce yalnızca şu soruyu sorabiliriz:

"Sence şu an neler yapabilirsin?"

Belki o birkaç dakikalık sessizlikte yeni bir oyun doğacaktır.

Belki ilk kez kendi başına bir çözüm üretecektir.

Belki beklemeyi öğrenecektir.

Belki düşünmeyi…

Belki üretmeyi…

Ve belki de kendini…

Çocuklarımızın her anını planlamak yerine, kendi hayatlarını planlayabilecekleri alanlar bırakalım.

Her boşluğu etkinlikle doldurmak yerine, o boşluklarda düşünmelerine izin verelim.

Onları sürekli oyalamak yerine, kendi iç dünyalarının sesini duyabilecekleri zamanlar armağan edelim.

Çünkü geleceği inşa edecek olanlar, yalnızca bilgiye ulaşabilenler değil; bekleyebilen, düşünebilen, anlam üretebilen ve üretebilen insanlar olacaktır.

Belki de iyi ebeveyn; çocuğunu hiç sıkılmayan çocuk hâline getiren değil, can sıkıntısının da gelişimin doğal bir parçası olduğuna güvenebilen kişidir.

Bazen çocuklarımıza verebileceğimiz en büyük hediye yeni bir oyuncak değildir.

Yeni bir kurs değildir.

Yeni bir etkinlik değildir.

Bazen en kıymetli armağan, onların kendi dünyalarını kurabilecekleri kadar geniş bir boşluktur.

Çünkü çocuklar yalnızca bizim onlara sunduklarımızla değil, kendi keşfettikleriyle büyürler. Ve üretken bireyler, her anı doldurulan çocuklardan değil; zaman zaman kendi sessizliğiyle baş başa kalabilen çocuklardan yetişir.

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ