ÜÇ KAPI
Bir zamanlar yaşlı bir bilge, yetiştirmek üzere kendisine teslim edilen üç genci bir yolculuğa çıkarmış. Yolun başında önlerine üç kapı çıkmış.
İlk kapının üzerinde “Ben ne istiyorum?” yazıyormuş.
Gençlerden biri kapıyı hemen açmış. İçeride ne görürse ona yönelmiş. Hoşuna gidene uzanmış, istemediğinden uzaklaşmış. Bilge ona bakıp:
— Sen henüz yolun başındasın, demiş. Arzuların seni nereye çekerse oraya gidiyorsun.
İkinci kapının üzerinde “Ben başkası için ne yapabilirim?” yazıyormuş.
İkinci genç kapının önünde durmuş. İçeride kendisi için hazırlanmış güzel şeyler görmüş. Fakat kapının dışında susamış bir yolcu fark edince kendi hakkından vazgeçip suyu ona vermiş.
Bilge gülümsemiş:
— Sen artık yalnızca kendin için yaşamıyorsun. Kalbin başka bir insanı hesaba katmaya başladı.
Üçüncü kapının üzerinde ise “Şimdi ne yapmalıyım?” yazıyormuş.
Üçüncü genç kapıyı açmadan önce uzun süre düşünmüş. Yolun şartlarına, yanındaki insanların hâline ve ulaşmaları gereken yere bakmış. Sonra kapıyı açmış ve yoluna devam etmiş.
Bilge bu defa şöyle demiş:
— İlk kapıda insan arzularını tanır. İkinci kapıda başkasını görür. Üçüncü kapıda ise hayatın gerektirdiğini hikmetle yapmayı öğrenir.
Aslında bu üç kapı, insanın hayat yolculuğundaki üç farklı hâli anlatır. İlk kapıda insan kendi arzularının dünyasıyla karşılaşır. İkinci kapıda benliğinin sınırlarını aşarak başkasını görmeye başlar. Üçüncü kapıda ise artık yalnızca kendisini ve başkasını görmekle yetinmez; içinde bulunduğu hâli, zamanı ve şartları okuyarak doğru olanı yapmayı öğrenir. Böylece insanın yolculuğu, büyümekten olgunlaşmaya; arzunun peşinden gitmekten iradeyi yönetmeye; kendini merkeze almaktan başkasını gözetmeye ve nihayet hikmetle hareket etmeye doğru ilerler.
Kadim insan tasavvurumuz, bu yolculuğu yalnızca yaş basamakları üzerinden okumaz. İnsanın asıl gelişimini, zihninin, iradesinin ve ahlakının dönüşümü üzerinden ele alır. Bu nedenle insanın çocukluk, gençlik ve yetişkinlik dönemlerini ifade eden kavramlar, aynı zamanda insanın şahsiyet oluşumundaki farklı merhaleleri anlamak için de kullanılabilir. Geleneksel düşüncemizde bu gelişim yolculuğunu anlatan üç kavram öne çıkar: sâbî, fetâ ve racül.
Bu üç kavramı, üç kapıyla birlikte düşündüğümüzde insanın eğitim yolculuğu daha açık hâle gelir:
Sâbî, “Ben ne istiyorum?” sorusunun dünyasındadır.
Fetâ, “Ben başkası için ne yapabilirim?” sorusuna ulaşır.
Racül ise “Şimdi ne yapmalıyım?” sorusunu hikmetle cevaplamaya başlar.
Burada söz konusu olan yalnızca biyolojik yaşın ilerlemesi değildir. Asıl mesele, insanın hamlıktan olgunluğa, benmerkezcilikten diğerkâmlığa, dürtüsel davranıştan iradeli davranışa ve nihayet kemale doğru ilerlemesidir. Dolayısıyla sâbî, fetâ ve racül kavramları insanın eğitim yolculuğunu okumak için aynı zamanda birer şahsiyet gelişimi merhalesi olarak ele alınabilir.
Her insan hayatına sâbî olarak başlar. Çocuk karşılığı olarak sâbî kelimesinin tercih edilmesinin anlamlı tarafı, kelimenin kökünde bulunan hareketlilik, akış ve taşma anlamlarıyla insanın hayatının ilk dönemindeki gelişim özellikleri arasında kurulabilecek ilişkidir. Çocuğun bedensel ve zihinsel dünyası henüz oluşum hâlindedir. Duyguları hızlı değişir, arzuları güçlüdür, davranışlarını düzenleyen iç denetim mekanizmaları henüz yeterince gelişmemiştir. Bu sebeple sâbîlik, eğitim açısından dıştan yönlendirmeye, sınıra, modele ve rehberliğe ihtiyaç duyulan gelişim merhalesi olarak görülebilir.
Bu dönemde çocuk çoğu zaman hazza, meraka ve anlık isteklere göre hareket eder. Kuralın, sınırın, sorumluluğun ve başkasının hakkının anlamı henüz zihinsel ve ahlaki bir bütünlük içerisinde kavranmış değildir. Eğitim tam da bu noktada devreye girer. Eğitimin temel görevi çocuğun arzularını bastırmaktan öte onları anlamlı bir amaç, değer ve sorumluluk düzeni içerisinde yeniden biçimlendirmektir.
Bu bakımdan sâbîlik, insanın henüz ahlaki özne hâline gelme sürecinin başlangıç noktasıdır. Klasik ahlak düşüncesinde nefs-i emmâre veya hayvânî nefis kavramlarıyla anlatılan yönelimler, eğitim açısından insanın kendi dürtülerini tanıması ve onları yönetmeyi öğrenmesi gereken ilk alanı oluşturur. Çocuklukta bulunan hareketlilik, arzu ve kendiliğindenlik, eğitim yoluyla iradeye, disipline ve sorumluluğa doğru yönlendirilir. Böylece eğitim, çocuğun sadece bilgi kazanmasını sağlayan bir faaliyet olmaktan çıkar, insanın kendi iç dünyasını yönetebilmesini sağlayan bir şahsiyet inşa sürecine dönüşür.
Kadim eğitim anlayışlarının önemli ortak noktası, insanın çocukluk merhalesinde kalmaması gerektiği düşüncesidir. Çocukluk, insan hayatının tabiî ve korunması gereken bir başlangıç dönemidir, fakat insanın eğitim yolculuğunun son durağı olarak görülmez. Asıl mesele, insanın çocukluktan hareket ederek akıl, irade, sorumluluk ve ahlak sahibi bir şahsiyete dönüşmesidir.
Modern dünyada ise çocukluk kavramının anlam alanı önemli ölçüde değişmiştir. Modern tüketim kültürü, insanın çocukluk arzularını sürekli canlı tutabilecek geniş bir dünya oluşturmuştur. Haz, tüketim, eğlence, anlık tatmin ve kişisel tercih merkezli hayat tarzı, insanın yetişkinlik döneminde dahi çocuksu arzularla hareket etmesini mümkün kılmaktadır. Böylece biyolojik olarak yetişkinlik, zihinsel ve ahlaki olgunluğu kendiliğinden garanti eden bir merhale olmaktan çıkar.
Klasik eğitim ve ahlak düşüncesi ise insanın eğitimini tam tersine, çocukluktan çıkış ve şahsiyet kazanma süreci olarak ele alır. Çocuklukta bulunan dürtüler hayatın ilerleyen dönemlerinde farklı biçimlere bürünerek varlıklarını sürdürebilir. Bu nedenle eğitim, insanın hayatının bütün dönemlerinde kendi arzuları, tutkuları ve dürtüleriyle kurduğu ilişkiyi yeniden düzenlemeyi hedefler.
Bu noktada ahlaki gelişimin temel sorusu ortaya çıkar: “İnsan yalnızca kendisi için mi yaşar, yoksa başkasını da hesaba katan bir hayat anlayışına ulaşabilir mi?”
İşte öteki insan, bu gelişim sürecinin merkezine yerleşir. İnsan kendi benliğinin sınırlarını aşmayı, başkasını görmeyi ve onun varlığını kendi arzuları kadar önemsemeyi öğrendikçe çocukluk dünyasından uzaklaşmaya başlar. Öteki insan, insanın kendi benmerkezci dünyasından çıkmasını sağlayan önemli bir eğitim imkânıdır. Başkasını görmek, başkasını anlamak, başkasının hakkını gözetmek ve gerektiğinde kendi tercihinden vazgeçebilmek insanın ahlaki gelişiminde önemli eşikler oluşturur.
Bu aşamada fetâ kavramı ortaya çıkar.
Fetâ sözlükte genç, yiğit ve cömert anlamlarına gelir; fütüvvet ise gençlik, yiğitlik, kahramanlık ve cömertlik gibi anlam alanlarına sahiptir. Klasik İslam düşüncesinde fetâ kavramı zaman içerisinde biyolojik gençlikten daha geniş bir ahlaki anlam kazanmış, fazilet sahibi insan tipini ifade eden bir kavrama dönüşmüştür.
Dolayısıyla fetâ olmak, yalnızca genç yaşta bulunmak anlamına gelmez. Fetâ, insanın kendi arzularının merkezinden çıkarak değer merkezli yaşamaya başladığı gelişim merhalesini ifade eder.
Bu merhalenin ahlaki çerçevesini ise fütüvvet oluşturur. Fütüvvet, insanın kendi çıkarını aşarak başkasının iyiliğini gözetmesini, cömertlik, fedakârlık, cesaret, mertlik ve sorumluluk gibi erdemleri davranışa dönüştürmesini ifade eden güçlü bir ahlak anlayışıdır. Eğitim açısından bakıldığında sâbîlikten fetâlığa geçiş, insanın “Ben ne istiyorum?” sorusundan “Ben başkası için ne yapabilirim?” sorusuna ilerlemesidir.
Bu geçişte îsar, yani kişinin kendi ihtiyacı bulunsa bile başkasını tercih edebilmesi, belirleyici bir ahlaki kazanım hâline gelir. Böylece insanın davranışlarını belirleyen temel ölçü haz ve çıkar olmaktan çıkar, sorumluluk, değer, başkası ve ortak iyilik davranışın belirleyici unsurları hâline gelir.
Fütüvvet, insanı çocukluk dünyasının benmerkezci sınırlarından çıkararak başkası için iyilik yapabilen bir şahsiyete dönüştürmeyi hedefler. Bu ahlakın dini niteliği ise diğerkâmlığın Allah rızası ekseninde gerçekleştirilmesiyle ortaya çıkar.
Fetâlık, böylece insanın şahsiyet eğitiminde önemli bir ara merhaleyi oluşturur. İnsan kendi arzularını tanımış, onları yönetmeye başlamış, başkasını fark etmiş ve başkasının iyiliğini kendi iyiliğinin önüne koyabilme yeteneği kazanmıştır. Fakat eğitim yolculuğu burada tamamlanmaz.
Bir sonraki merhale racül olmaktır.
Racül, insanın biyolojik olarak erkek olması anlamının ötesinde, geleneksel düşüncede olgunlaşmış insanı, şahsiyet sahibi kişiyi ve kemale doğru ilerleyen insanı ifade eden bir kavram olarak okunabilir. Racül, çocuklukla başlayan gelişim yolculuğunu ahlaki ve zihinsel bakımdan ileri bir seviyeye taşıyan kişidir.
Racül olmanın temel özelliği, insanın artık yalnızca bir ilkeye veya kalıba bağlı hareket etmek yerine eşyanın, olayların ve şartların hakikatini kavrayarak duruma uygun davranabilmesidir. Böyle bir insan hayatı tek bir davranış kalıbına indirgemez. Her durumun kendine özgü şartlarını görür, zamanın ve olayların gerektirdiği tavrı belirleyebilir. Bu anlamda racül, bilgi ile hikmeti, ilke ile durumu, irade ile şartları birlikte okuyabilen insan tipidir. Burada eğitim açısından önemli bir dönüşüm gerçekleşir. Sâbî, dışarıdan yönlendirmeye ihtiyaç duyan insandır. Fetâ, değerleri benimseyerek kendi davranışlarını düzenlemeye başlayan insandır. Racül ise benimsediği değerleri hayatın farklı şartlarında hikmetle uygulayabilen insan hâline gelir.
Bu sebeple racül, eğitim yolculuğunun “son noktası” anlamında statik bir makam olarak görülmemelidir. Kemale yürüyen insan, yolun sonsuzluğunu fark eder. Olgunluk, insanın kendisini tamamlanmış görmesinden çok, kendi eksikliğinin, sorumluluğunun ve gelişim imkânlarının farkına varmasıdır.
Dolayısıyla racül, zamanın akışında sürüklenen insan olmaktan çıkıp zamanı okuyabilen, içinde bulunduğu hâlin gereğini kavrayabilen ve iradesini hikmetle kullanabilen insan merhalesini temsil eder.
Netice olarak eğitim, sâbîyi fetâya, fetâyı racüle doğru taşıyan şahsiyet yolculuğudur. Bu yolculukta amaç, kendi arzularını yönetebilen, başkasını gözetebilen, değerleri benimseyebilen, sorumluluk üstlenebilen ve hayatın farklı durumlarında hikmetle hareket edebilen bir insan yetiştirmektir. Bu çerçevede eğitim kurumunun temel sorusu da değişir: “Öğrenciye ne öğrettik?” sorusunun yanına, “Öğrenciyi nasıl bir insana dönüştürdük?” sorusu yerleşir.
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...