DERTTEN SONRA DERS DR. İSMAİL GÜLER
DERTTEN SONRA DERS

Milli eğitimimizin ve öğretim sistemimizin düzeltilmesi için, her şeyden önce “öğretmen, öğrenci, ders ve ders kitabı” kavramlarının yeni baştan ele alınması ve onları kişiliğin kuruluşundaki unsurlar, canlı öğeler, aktiviteler ve dinamizmler, organizmalar oldukları düşünülmelidir. İlmi ve tarihi sosyolojik metotla bu kavramlar sil bastan ele alınmalıdır. Yeniden bir anlam, amaç ve renk kazanmalı. Bu kavramlar hem gerçek hem iyi hem doğru hem de güzel olmalıdır.

Ders" kelimesi, Arapça kökenli bir sözcüktür ve temel anlamı "öğrenmek amacıyla yapılan çalışma ve eğitimdir". Ayrıca, belirli bir konuda bilgi vermek üzere yapılan eğitim etkinliği veya bu etkinliklerin her birine verilen isim olarak da kullanılır. "Ders çıkarmak" ifadesi ise, bir olaydan ya da durumdan öğrenilecek bir şey edinmek anlamına gelir.

Bizde “ders” belli birtakım bilgilerin öğrenildiği bir zaman parçası gibi düşünülmektedir. Öğretmen anlatır, öğrenci not tutar ya da dinler sonra da ders kitabından okur, öğrenir. Öğretmen belli bir konunun anlatıcısıdır daha çok. Öğrenci de aynı şeyin öğrenicisidir. Sanki belli konunun belli bir bilgi hali vardır. O ne artar ne eksilir. Bilgiler, öğretmen ve öğrencinin üstündedir. Onlar sadece üzerlerinde olan bilgilere ulaşmaya çalışırlar. Önce öğretmen ulaşır, sonra onu aşağıdaki öğrenciye uzatır. Bu eğitim öğretimimizin adeta kemikleşmiş problemi gibi durmaktadır. Oysa dersi biraz daha farklı anlamak gerekmektedir. “Ders” kişinin kişiliğini kurma yolunda içine girdiği tabiat ve toplum hayatının üstünde ama onunla ilişkili özel bir yaşam biçimi ve birimidir. Bir hayat deneğidir. Öyle ki ders saatleri arka arkaya eklendiğinde insanın gelişme merhaleleri, zinciri ortaya çıkacaktır. Dersler, görünmeyen bir ilerleme, an an gelişme süreci olacaktır. 

Dersin kişiye kazandırdığı sadece bilgi veya bilgi artırımı değil, bilgisizliğin bütün problemleri ve öğrenilen bilginin, bilgi artışının getirdiği yeni durumlarla hesaplaşmadır. Bu bakımdan ders öğrencilerin tek başlarına çıktıkları bir yolculuk değil, öğretmen, öğrencinin birlikte çıktıkları bir yolculuktur. Ders kitabı bir müracaat el kitabıdır. Başları sıkıştıkça açıp karıştırılacak bir kılavuzdur. Öğretmen ise yolun kılavuzudur, bir yol önderi, yol yardımcısıdır. Yolu önce aşmış olma tecrübesine sahip güvenilir bir rehberdir. Ders kitabı aslında hem öğretmen için hem öğrenci için bir kılavuz kitap, bir el kitabıdır. Öğrenciyi turiste benzetirsek O bir kente geldiğinde kendisine verilen kent haritası, kent rehberi gibi bir şeydir ders kitabı. Öğretmen de turist rehberi gibi bir şey. Ders kenti adım adım gezmedir. Eğitim öğretim ise kentin tümünü gezmiş görmüş olma halidir. Dersi tamamlamak, kentten ayrılırken kişide kalandır.

Öğretmen, adeta bir sanatçı olmalı, ara sıra ortaya çıkmalı ve öğrenci kendini konuya verince ortadan çekilmeli, arkadan izlemeli, gerektiğinde tekrar ortaya çıkmalı. Öğrencilere konunun önemini anlatmalı, ona nasıl araştırıp inceleyeceği öğretilmeli. Öğretmen bir totem, ders kitabı bir tabu olmamalı öğrencinin gözünde. Her konunun “lüzum duygusu” her yoldan öğrenciye aşılanmalı. (Sezai Karakoç, Düşünceler Kavramlar I, s 42) 

Alınmamış, benimsenmemiş, benliğe mal edilmemiş bir ders, iyi bir ders sayılamaz. Okulda alınan ders, ya bir tasavvurdur (kavramlar öğrenilerek beslenir), hayale mal edilir; ya bir hünerdir, ele mal edilir; ya bir iradedir, iktidarımıza ilâve edilir; ya da bir aşktır, kalbe doldurulur (Nurettin Topçu, Mearif Davamız, 1997, s.46) öğrencilerin tasavvurlarını kavramlarla doyurmayan, eline hüner olmayan, iradesini güçlendirmeyen, kalbini aşk ve sevgiyle doldurmayan ders, ders değildir.Dersler, kişileri büyüten ve olgunlaştıran zihni alışveriş yerleridir. Dersler zekâ ve ruhlarımıza yük değil, irfan ve olgunlaşma aracı olabiliyorsa değerlidir. Dersler, içine daldığımız hayattan bizi kurtarıp kendimize getirebiliyorsa, düşünce gücümüzü kullanmaya zorlayabiliyorsa ve büyük bir yolculuğun haritasını önümüze serebiliyorsa faydalı olduğu söylenebilir. Okutulan dersler böyle bir amaca götürmüyorsa beyhude uğraşıdan ibarettir. Böyle olmayan dersler, ancak diplomalı bezirganlar yetiştirir.

Dersler aşama aşama öğrenciyi bir yerlere taşımalıdır. Tıpkı duvar örmek gibi; her tuğla bir derstir. Tuğlalar üst üste gelir ve duvar meydana gelir. Dersler de üst üste gelir ve kişilikler oluşur. Bir öğretmene, öğrencilerinden biri şöyle bir soru sorar: "Öğretmenim, neden her gün ders veriyorsunuz, bu kadar öğrenmek zorunda mıyız?" Öğretmen ise ona şöyle cevap verir: "Bir dere sürekli akarsa temiz kalır, ama durursa kirlenir. İnsan da böyledir; öğrenmeye devam etmezse düşünceleri durağanlaşır ve gelişimi durur."

İmam-ı Azam Ebu Hanife, bir gün ders verirken camiye sarhoş bir adam girer ve yüksek sesle onu eleştirmeye başlar. İmam, hiç tepki göstermeden dersine devam eder. Adam çıkıp gittikten sonra öğrencileri ona sorar: "Hocam, neden cevap vermediniz?" İmam şöyle cevap verir: "Evladım, bilgisizlikle mücadele, bilgiyi öğretmekle olur, söz dalaşıyla değil.” Ders vermek bu işte. Cehaletle ağız dalaşı yapmak değil. Doğru zamanda doğru şekilde öğrenmeye ve öğretmeye devam etmektir.

Büyük İskender, ünlü bir komutan ve liderdi, ancak onun bu başarısının arkasında aldığı eğitim ve dersler yatıyordu. Bir gün annesi ona dedi ki: "Oğlum, kılıç kullanmayı öğrendiğin kadar, kalem kullanmayı da öğrenmelisin. Savaş kazanmak önemlidir ama bilgeliği ve barışı sağlamak için de eğitime ihtiyacın var." Bu sözler, İskender’in eğitimine çok önem vermesine neden oldu. Ve dönemin alimlerinin derslerine devam etti. Savaşla kazandığı bölgelerin bilginlerini toplayıp onlarla ilmi tartışmalar icra etti. Sonrasında hem savaş meydanlarında hem de devlet yönetiminde bilgeliği ile tanındı.

Sonuç olarak öğrenme, her şeyden evvel bir çıraklıktır. Sınıf çıraklık yeridir, bir tezgâhtır. O tezgâhta usta yapar, çıraklar tekrarlar. Usta verir, çırak alır. Alınmamış, benimsenmemiş, benliğe mal edilmemiş bir ders, iyi bir ders sayılmamaktadır.

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ