DEĞERLER EĞİTİMİ FELSEFESİ: İKİ “AKLIN” HİKAYESİ MEHMET YILDIRTAN
DEĞERLER EĞİTİMİ FELSEFESİ: İKİ “AKLIN” HİKAYESİ

Değerler eğitiminin felsefî temellerine dair tesbit ettiğimiz epistemik krizin üstesinden gelmek için bazı psikolojik ve düşünsel tekliflerde bulunacağız. Bu bağlamda manevi değerlerin bilgi ve düşünce nesnesi olarak ciddiye alındığı bir düşünme biçimini, bilimsel/formel düşüncenin tamamlayıcısı olarak istihdam etmek, değerler eğitiminin epistemik krizini çözmek için yapılacak entelektüel icraatlardan biridir. Bu amaç doğrultusunda özellikle klasik felsefenin “görü” ve sezgisinden de faydalanacağız.

Manevi Değerlerin Metafiziği

Ahlakı inşa ettiğimiz anlam ve değerler, varlık görüşümüzde ve alem tasavvurumuzda yer sahibi olmalıdır. Aksi halde önermelerimizde “yüklem” olarak kullandığımız bu değerlerin “gerçekliğine” dair tatmin edici bir zeminimiz olmaz.

Başlangıç olarak, ahlak “uzayının/aleminin” varlık temeli olan “iyilik” idesini ele alalım. Bütün bir ahlak sistemi “iyilik” kavramı ile işaret ettiğimiz bu mefhum üzerine inşa edilir. Muhtaç olanlara yardım etmek, başka insanların haklarını düşünmek “iyidir.” İşte bu fillere yüklediğimiz “iyilik” anlamı, toplumsal işlerimizin idaresinde ya da itibar kazanmamızda pay sahibi olduğu için değil “gerçek/hak” olduğu için önemli olmalıdır.

Ahlak ile alakalı önermelerimizin “anlamlı/mânâlı” olabilmesi için bu “anlam” ve (“mânevi”) değerlerin “gerçek/hak” olması gerekir.  Eğer bu değerler “hak” ise, kurduğumuz önermeler “hakikat” teşkil ederler.

Anlam ve değerlerin gerçeklik statüsünü belirlemek, onlara varlık hiyerarşisinde bir yer tayin etmek ve bu gerçekliğe dair şahitlik seviyesinde bir duyuş ve bilişe sahip olmak için, rasyonel, yetkin ve ayağı yere basan bir “metafizik” inşa etmek gerekir. Nitekim bu metafizik, bütün eylemlerin “anlam” bulduğu verimli bir ontolojik ve hatta psikolojik bir zemin demektir.

Değerleri Düşünmek ve Metafiziksel Görü

Bu yazının kapsamı ve tek bir kişinin kapasitesi, tam teşekküllü bir “metafizik” inşa etmek için pek tabii ki yeterli değerlidir. Bu yüzden biz daha ziyade “minimal” bir seviyede de olsa anlam ve değer farkındalığına sahip olunabilecek bir düşünme biçimini konuşmaya çalışacağız. Formal/bilimsel düşünmenin paralelinde işleyen, belki onu da anlamlı kılacak bir “akıl” panaroması çıkarmaya uğraşacağız. Bu iki “aklın” kendine özgü özelliklerinin olması ve farklılaşması, bütünlük arz etmelerine de engel değildir.

Manevi değerleri düşünce ve bilgi nesnesi olarak telakki edebilmek için ihtiyacımız olan melekeye “metafiziksel görü” demek uygun olabilir. Bu görü sadece ahlâk ve din değil, genel olarak anlam ve değer üzerine düşünmeyi/bilmeyi sağlayan bir melekedir. Metafiziksel görü, bilimsel konuların üzerinde, bilimler ve disiplinler arası meselelerde de aktif olan bir melekedir aslında. Mesela paralel evrenler üzerine konuşurken fizik biliminin yanında “mümkün dünyalar” üzerine de düşünebilmek gerekecek. Aynı melekenin doğru kullanımı, matematikte “sonsuz” kavramını konuşurken “matematiksel uzay” bağlamında konuştuğunun farkında olup, gerçeklik tasavvuruna geçişte o farkındalıkla düşünebilmeyi sağlayacak ve felsefî naiflikleri engelleyecektir.

Daha da ileri gidersek dil ve anlam ilişkisi de aslında metafiziksel görü ile yakalanabilecek bir karakterdedir. Zira kelimeler ve işaret ettikleri mefhumlar arasındaki ilişki belli bir dil – anlam uzayında tanımlıdır. Hatta her türlü bilimsel/biçimsel dilin betimlediği nesne kümeleri arasında ve onların üzerinde düşünebilmek aslında metafiziksel görü ile mümkündür diyebiliriz. Metafiziksel görü için bir nevi “felsefî görü” tabiri de yapılabilir ama bu başka bir tartışma konusu olur.

Ahlâkî Erdemleri ve Mânevî Değerleri “Görebilmek”

Platon’un nihâî ve kendinde gerçeklikler olarak bildiği ve inandığı değerleri işaret/ifade edebilmek için kullandığı “idea/eidos” kelimeleri, Yunanca görmek/idein fiilinden türemiştir. Aklın gördüğü, temâşâ ettiği şeyler olarak idealar, gözle görülenlerden daha gerçektir. “Teori” kelimesinin Yunanca kökeni olan “Theoria” da temaşa etmek anlamına gelir ki, düşünmenin bir görme ve “şehadete” benzetilmesi açısından kritiktir.

Mânevî değerleri müşahade edebilen bir “aklî görü” inşa edebilmek, değerler eğitiminin hedefi olmalıdır. Eğittiğiniz insanlara manevi değerleri sadece didaktik bir biçimde listelediğinizde onlara bu değerleri birer gerçeklik olarak düşündürmüş, bildirmiş ve yaşatmış olmazsınız. Kişi, anlam ve değerler ile olan ilişkisini “düşünsel bir şahitlik”, “teorik bir deneyim” olarak tecrübe etmelidir ki, kendi gerçekliği olarak o anlam ve değerleri yaşayabilsin. Sokratik bilgi tanımı da budur. Kötülüğü bilen, onu yapmaz. Burada bilgi, adeta bilmek değil “olmaktır”, bir nevi “anlamın” kalpte tahakkuk etmesidir.

Geleneğimizdeki “kalp gözü” ifadesi de aslında bahsettiğimiz metafiziksel/aklî görünün irfânî tezahürüne atıftır. “İrfan, insaf, vicdan” gibi isimlendirdiğimiz pek çok meleke, bu bahismevzu olan görünün bir uzantısı, o görü ile tecrübe edilen ve hatta yaşanılan değerlerin farklı duyuş ve seziş mertebelerindeki ismidir. Düşünce tarihindeki nazar ve müşahade ikilemi de bu konuyla alakalı olabilir. Müşahade tecrübesi, metafiziksel görünün ritüelistik bir formu olarak da görülebilir.

Metafiziksel Görünün Temeli: Özsel/Tözsel Düşünme

“Özcü düşünme” özellikle bilimsel/akademik kamuoyunda son derece olumsuz bir çağrışıma sahiptir ki bu da gayet doğal ve hatta doğrudur. Fakat biz bilimsel düşüncenin alternatifi ya da rakibi değil, anlam ve değer bakımından tamamlayıcı bir düşünme tarzı olarak teklif ediyoruz.

“Öz” nedir? “Öz” derken neyi kastediyoruz?

Bilimsel düşünme uzay/zaman içinde yayılımı olan dolayısıyla uzamsal ve zamansal parametreler ile ifade edilebilen şeylerle ilgilenirken, özcü düşünme değişmeden kalan ve uzamsal/zamansal yayılımı olmayan anlamları “yakalar.”

Bir şeyin “özü”, ârızî değişimler olsa da o şeyda sabit kalan, o şeyi “o şey” yapan anlamdır. Öz, kimliği belirleyen mahiyettir. Klasik felsefede idea/form/suret kavramına ya da belki madde-suret birlikteliği olan mahiyete tekabül edebilir. Bizim bağlamımızda özellikle manevi değerler ile eylemler arasında kurulacak ilişkide, değerlerin belli bir özsel mahiyete sahip olmaları ve bu özün gerçekçi bir biçimde telakki edilebilmesi kritik nüanstır.

Aslında özcü düşünce, insan sağduyusuna yakın bir düşünme biçimidir. Fakat farkındalık sahibi olunmayan bir nevi işlenmemiş bir içgüdüyle yapıldığında hurafelere, dogmatikliğe, stereotipleştirmeye ve sahte-bilimsel inanışlara sebep olabilir.

Birer “öz” olarak manevi değerlere atıfta bulunmak, belli bir nedensellik zincirinin sonucu olan, gerekçelendirilmiş bir olgu veya süreçten ziyade sezgi ile yakalanan aksiyomatik bir kabule, inanca dayanır. Yetkin bir “özcü” düşünme, bu türden sezgiyi rasyonel bir çerçeve ile ifade ederek olguları/davranışları “anlamlı” kılar.

Örnek üzerinden anlatalım. Mesela eylemlerimize ahlaken yüklediğimiz “iyilik” idesinin ne olduğunu tanımlayabilir miyiz? Bu tanım, uzay-zamansal/matematiksel bir ifadeye sahip olabilir mi? Ya da uzamsal/zamansal bir nesneye işaret edebilir miyiz? Yoksa “İyilik” mefhumunu sadece dilsel bir gösterge ile mi “gösterebiliriz”?

Bu sorulara vereceğimiz samimi bir cevap, “iyiliğin” yalnızca akledilebilir(intelligable) nesne olduğunu gösterecektir. “İyilik” anlamını çıkarımsal/diskürsif bir akılla değil, aksiyomatik bir sezgi ile “yakalarız”. 

Bununla beraber tözsel düşünme de, bir töz/cevher üzerine düşünmek, onun varlığına dair kanaate sahip olmak ve felsefî bir teklifte bulunmaktır. Öz/idea/suret aynı zamanda mücerred bir cevher olarak telakki edilebilir ve “iyiliğin” gerçekliği tahkim edilebilir. Böyle bir felsefî/metafizik görü ile manevi değerler belli bir öz taşıyan, normatif “şeyler” olarak varlık ve alem tasavvurunda yer bulabilir.

Özcü Düşünme vs İlişkisel Düşünme

Modern bilimsel düşüncenin yöneldiği ve yönteminin ilzam ettiği kozmos, ilişkisel bir metafiziğe sahiptir. Bu yüzden bilimsel düşüncenin en önemli nüanslarından biri ilişkisel düşünmenin bir çeşidi olmasıdır. Bilimde nedenlemek ve belli bir nedensel hiyerarşi inşa etmek esastır. “Hareket etmeyen ilk hareket ettirici” ya da “felekî akıl” gibi nedensiz ya da metafizik nedenli tözlere atıf yoktur. Bunların gerçekliği zorunlu olarak dışlanmaz ama bilimsel dil içerisinde anlamsız ve işlevsizdir.

Bilimsel araştırma, belli bir cevheri keşfetmek ile alakalı değildir. Bir şeyi bulunca durmaz. Muhakkak bir ilişki/nisbet ile açıklama ve betimleme söz konusudur. Aradaki farkı vuzuha kavuşturmak için Demokritos’un ya da Kelamcıların atomculuğu ile modern atom tasavvuru arasında bir mukayese yapabiliriz.

Kelamda cevher ya da cevher-i ferd yani Demokritos’taki atom, bölünemeyen en küçük parçacık demektir. Bu evren/alem tasavvurunun değişmeyen nihai bir özü olarak düşünürler tarafından teklif edilen bir temeldir. Fakat modern bilimsel bakış, teorik olarak böyle bir “nihayet” anlayışına sahip değildir. İmkan varsa atomu, belli bir ilişkisellik ile tanımlamak ve nedenlemek ister. Nitekim öyle de olmuştur. Atom, atomaltı parçacıkların belli bir niceliksel “ilişki” ve konfigürasyonu ile tanımlanır. Nihai bir öz/töz yani numen değil, formülü olan, inşa ve temsil edilebilir bir ilişkisel fenomendir.

Bilimsel yöntem bağlamında şunu belirtelim ki ilişkisel düşünce, insanlığın olgusal gerçekliği açıklamak/betimlemek için bulduğu en faydalı/pragmatik ve dolayısıyla işlevsel yoldur.

Fakat manevi değerler söz konusu olduğunda, bu şekilde tanımlı, formüllü ve ilişkisel bir perspektif, ahlakı pragmatik ve “mekanik” bir sisteme dönüştürür. Bu da bizatihi ahlaka yüklediğimiz anlamın zıttı olan bir epistemolojik modeldir. Modern ahlak felsefelerinin ve eğitim programlarının belki de en büyük çıkmazlarından biri budur.

Halbuki, iyilikler bizatihi iyi olduğu için temel değerleri teşkil etmelidirler. Tabii ki ahlak alanında da ilişkisel, nisbî, dereceli, bağlamsal durumlar vardır hatta fazladır da. Hukuk, fıkıh gibi disiplinler aslında bu ilişkiselliği belli bir mantık ile formüle etmeye çalışır. Ama temel değerler ve onlara yüklediğimiz anlamların hem koordinatsız birer “öz” hem de gerçek birer “töz” gibi telakki edilmesi ve bu gerçekliğin/hakkın da “hakikat” olarak dilde vücut bulması, manevi değerlerin epistemik krizine karşı alınabilecek felsefî/düşünsel/psikolojik tedbirlerden biridir.

Hasıl-ı Kelâm

Bir eğitim programı hazırlamak, en kritik epistemolojik nüansları da kaçırmamayı gerektirir. Anlam ve değerlerin epistemolojik statüsü de bu önemli ayrıntılardan biridir, belki de en önemlisidir. Bu yazıda işaret ettiğimiz iki düşünme biçimini mukayese etmek ve ayrımların farkında olmak, hem değerler hem de olgular alanındaki düşünme yetkinliğini arttırır. Bu farkındalık, bilimsel düşünceye karışacak özcü safsataları engellemeye, ahlakı da anlamsız bir faydacılığa hapseden naif mekaniklikten ve sebebi olan epistemik krizden kurtarmaya da yardımcı olacaktır.

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ