Kul Ahmet’in Meşhur Ceketi ve Eğitimin Asıl Gayesi EMİN KEVEN
Kul Ahmet’in Meşhur Ceketi ve Eğitimin Asıl Gayesi

Barış Manço’nun o meşhur sözlerinde baştan ayağa bir dürüstlük abidesi olarak karşımıza çıkan “Kul Ahmet”, aslında bize modern dünyanın unuttuğu en büyük hakikati hatırlatır.

İnsanın bu hayattaki yegâne sermayesi, üzerine geçirdiği ve hiçbir paranın satın alamayacağı şeref ceketidir.

Barış Manço’nun sözlerinde köye cebi para dolu gelen ağanın heybeti, “Kul Ahmet’in” o eski ama mağrur ceketi karşısında eriyip gider.

Çünkü ağanın gücü maddiyattadır.

“Kul Ahmet’in” gücü ise eğilmeyen şerefinde, şaşmayan adaletinde, bozulmayan düzeninde, inceliğinde ve zarafetinde, tamaha kapılmayan gönlünde, sözünden dönmeyen mertliğinde, haksızlık karşısında susmayan vicdanında, gösterişe tenezzül etmeyen vakarındadır.

İşte tam bu noktada durup düşünmek gerekir. Bugün insanı ve onu şekillendiren eğitimi nereye konumlandırıyoruz?

Nasıl yapalım da paranın, makamın, eşyanın karşısında eğilmeyen bir nesil yetiştirelim?

Modern çağın eğitim sistemleri, ne yazık ki insanı sadece bir "üretim dişlisi" olarak görme yanılgısına düşüyor.

“Yanılgı” demeli miyiz ondan da emin değilim!

Eğitimin asıl amacı sadece akademik başarı ve diploma kazandırmak değil, bireye dürüstlük, adalet ve güçlü bir ahlak aşılamaktır. Çünkü bir insanın değeri, dünyayı ve kendisini hangi ahlakî değerlerle anlamlandırdığına bağlıdır.

Hâlâ anlamlandıracak değer kalmışsa elbette!

İnsan; özüyle, ruhuyla bakmayı başardığında en yüce kulluk mertebesine, yani yaratılış gayesine ulaşmış olacaktır.

Orijinal haliyle tam da şöyle söylenebilir,

 “İnsan; gözüyle görürse ru’yet, kalbiyle görürse basiret, aklıyla görürse nazar, hissiyle görürse şuur, anlayarak görürse idrak, tüm özüyle görürse bu artık kulluk olur.”

İşte Barış Manço’nun sözlerindeki “Kul Ahmet” bakkal dükkanına ve hayata sadece gözüyle değil, tüm özüyle bakan, bu yüksek kavrayışa erişmiş bir bilgedir.

Gerçek bir eğitim, insanı sadece bilgi yüklenen bir robota dönüştürmemeli.

Söz bilgiyi taşır, tekrar onu muhafaza eder; fakat hakiki idrak, tefekkürün derinliğinde ve hayatın insana ödettiği bedellerde filizlenir.

Ah şu bedeller yok mu?

Günümüz gençliğinin ödemediği ve bilmediği şey bu bedeller olsa gerek.

 İnsan ancak düşündükçe aydınlanır, yaşadıkça olgunlaşır. Olgunlaşmayan o kadar çok insan var ki…

Bilgiyi ruhuna yediremeyen, köklerinden kopuk bir eğitimin sonu ise ne yazık ki büyük trajedilerle sonuçlanır.

Tarihimiz bu acı tecrübelerin aynasıdır.

Bu tecrübeyi şu alıntıyla pekiştirelim:

Büyük şair Tevfik Fikret, oğlu Haluk'u henüz on dört yaşındayken Batı eğitimi alsın diye İskoçya’ya göndermişti. Ancak yabancı bir kültürün ve ailenin etkisinde kalan Haluk, Protestan bir papaz oldu ve ülkesine bir daha hiç dönmedi.

Benzer bir dramı, bugün 50 TL’lik kâğıt paraların üzerinde resmi bulunan Ahmet Cevdet Paşa’nın kızı Fatma Aliye Hanım da yaşadı. Kızı İsmet’i ilim öğrensin diye Fransız Kız Lisesi’ne verdi; fakat kızı dil öğreneyim derken o kültürün dinini benimsedi. Katolik bir rahibe olarak annesiyle bağını koparıp Fransa’ya yerleşti. Fatma Aliye Hanım kızını geri getirmek için bir servet harcasa da hiçbir netice alamadı.”

Bu iki sarsıcı örnek bize gösteriyor ki; sadece zihne ve kalıba hitap eden, özü ve ahlakı ıskalayan bir eğitim, evlatlarımızı bizden tamamen koparabilir. Çünkü bir çocuğun karakteri, ona ezberletilen kuru bilgilerden çok, ruhunda hissettiği duygularla şekillenir.

Üstelik günümüzde, bu tehlikelere maruz kalmak için sınırları aşmaya ya da başka diyarlara gitmeye gerek yok. Dijital dünya, çok daha sinsi ve yıkıcı içerikleri yanı başımıza kadar taşımış durumda. Tam da bu yüzden, zihni ve ruhu korumak adına her zamankinden daha uyanık, çok daha dikkatli olmak zorundayız."

Kuşkusuz ki yolcu yola çıkar, nasibi de ona yetişir.

Eğitim yolculuğunda çocuğun nasibi ise gerçek bir "karakter mimarı" olan öğretmendir. Bu öğretmen, sorunlu davranışları sadece yüzeyde düzeltmeye çalışan biri değil; çocuğun iç dünyasına temas ederek karakterin derin yapısını şekillendiren bir rehberdir.

Ne yazık ki günümüzde eğitim, ruhu besleyen bir pınar olmaktan çıkıp sadece sınav telaşından ibaret bir yarışa dönüştü. Artık evlatlarımız; adabımuaşeretten uzak, anne babaya hürmetten mahrum ve konfor alanlarına hapsolmuş birer yarış atı gibi yetiştiriliyor. Hayatın içindeki en basit pratiklerden, ahlaki erdemlerden ve bizi biz yapan geleneksel değerlerden tamamen habersizler. Varsa yoksa test yapraklarındaki dört-beş şık arasına sıkışmış bir ömür...

Peki, bütün bu amansız yarış ne için? Sadece “iyi bir okul” kazanmak uğruna mı?

Oysa eğitimin nihai ve kutsal hedefi, her şeyden önce 'iyi bir insan' yetiştirmek değil midir?

Görüldüğünü hisseden çocuk açılır, değer gördüğünü bilen çocuk güç bulur, öğretmenine güvenen çocuk ise gerçekten öğrenir.

Öğretmen, bazen sadece ders anlatan değil; kalbe dokunan, hayata yön veren ve ruhuyla o ilk izi bırakan kişidir. Ve çoğu zaman gerçek eğitim, tahtada yazılan ilk harfle değil; sevgiyle ve şefkatle tutulan ilk el ile başlar. Frekansı yakalamakla başlar.

Tabi tüm bunlar, öğretmene o kutsal alanı ve fırsatı tanımakla mümkündür. Hiçbir yetkisi olmayan, öğrenciye ve veliye karşı eli kolu bağlanmış bir öğretmenin, bu yüce değerleri hangi kurallarla ve hangi yaptırımlarla hayata geçirmesi beklenebilir ki?

“Aman öğrenci üzülmesin, aman veli şikâyet etmesin, aman huzurumuz kaçmasın!” diyerek verilen her taviz, çığ gibi büyüyen yeni tavizleri doğuruyor.

Günün sonunda ise sistemin tüm eksikliği, tüm yanlışları önce okul idaresine, en nihayetinde de o yalnızlaştırılmış öğretmenin omuzlarına yıkılıyor.

Suçu birilerine yükleyerek sadece günü kurtarıyor ve yapılması gereken asıl işlerimizi ertelemiş oluyoruz. Sonuç olarak hepimiz zarardayız; oysa mesele bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olmalıdır.

Kul Ahmet’in küçücük dünyasında kurduğu o kusursuz düzen, hayatı derinden düşünerek ve yaşayarak öğrenmiş bir insanın bilgeliğidir.

Hayatı derinden yaşamalıyız. Okumalı ve bilginin peşine düşmeliyiz. Sosyal medyadaki güzellikleri sadece göstermek için değil, gerçekten yaşamak için paylaşmalıyız. Sırf görünme hevesiyle hareket etmemeliyiz.

Önce biz okumalıyız. Aile olarak sorumluluk ve yük almalıyız.

Çocuklarımız zorluğu görmeli, zahmet çekmeli ve mücadele etmeyi öğrenmeli. Hem evde hem okulda sağlam kurallar olmalı. Çocuklarımız hayatı ancak böyle öğrenir.

Gelin, sorumluluklarımızı ertelemeyelim. Çünkü bunun faturası çok ağır oluyor. Günün sonunda toplum olarak hepimiz yara alıyoruz.

Eğitimin rotasını yeniden çizmek, evlatlarımıza sadece Batı’nın tekniğini ya da ezbere konuşmayı değil; kalbiyle görmeyi, ahlakı ve dürüstlüğü öğretmek zorundayız.

Bizim asıl gayemiz, hayatı bir kulluk bilinciyle kavramaktır. Dürüstlüğü ve takvayı kendine rehber edinen nesiller yetiştirmektir.

Evlatlarımız dünyaya esir olmamalıdır. Geride haram bulaşmamış, tertemiz ve lekesiz bir “ceket” bırakmalıdır.

Hedefimiz, bu fani alemden göçerken, arkasında sadece iffetini ve şerefini bırakarak huzuru ilahiye ak alınla çıkan Müslümanlar yetiştirmektir, vesselam

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ