Çocukları mı Eğitiyoruz, Rakamları mı Yükseltiyoruz? ADEM KEVEN
Çocukları mı Eğitiyoruz, Rakamları mı Yükseltiyoruz?

Geçtiğimiz günlerde Anthony Tasgal’ın Hikâye Anlatma Kitabı adlı eserini okurken karşıma çıkan bir kavram, eğitim üzerine yeniden düşünmeme neden oldu: “Aritmokrasi.” Tasgal, giderek yaygınlaşan bu anlayışla; sayıların, ölçümlerin ve istatistiklerin hayatımızdaki kararlar üzerinde giderek daha fazla söz sahibi olmasını anlatıyor. Sayısal çözümler peşinde koşarken hayal gücünün, yaratıcılığın ve niteliksel değerlendirmenin geri plana itilmesi ise bu anlayışın en önemli tehlikelerinden biri.

Kitapta verilen örnekler yalnızca iş dünyası ya da sağlık sistemi için değil, eğitim açısından da oldukça düşündürücü. Çünkü eğitim dünyasına baktığımızda, ölçmenin giderek eğitimin kendisinin önüne geçtiğine dair işaretleri fazlasıyla görüyoruz.

Elbette ölçmek zorundayız. Bir öğrencinin nerede olduğunu bilmeden gelişimini takip edemeyiz. Bir okulun güçlü ve zayıf yönlerini veriler olmadan değerlendiremeyiz. Öğretim süreçlerinin sonuçlarını görmek için sınavlara, ölçme araçlarına ve verilere ihtiyacımız var. Sorun ölçmek değil; ölçtüğümüz şeyi gerçeğin tamamı sanmak.

Bir öğrencinin sınav puanı vardır. Deneme netleri vardır. Başarı sırası vardır. Karne ortalaması vardır. Kazanım yüzdeleri vardır. Bir okulun başarı oranı, sınav ortalaması ve yerleşme yüzdesi vardır. Bütün bunlar bize önemli bilgiler verir. Fakat hiçbirisi tek başına öğrencinin ya da okulun gerçek hikâyesini anlatmaya yetmez.

Çünkü bir öğrencinin matematik sınavından 95 alması, onun matematiği sevdiğini göstermez. Yüksek bir Türkçe puanı, onun iyi bir okuyucu olduğunu garanti etmez. Bir öğrencinin bütün denemelerde yüksek net yapması; onun merakını, yaratıcılığını, özgüvenini, problem çözme becerisini, empatisini, yardımseverliğini veya hayata karşı geliştirdiği tutumu bize bütünüyle anlatamaz.

Oysa eğitimin en değerli çıktılarının önemli bir bölümü kolayca sayıya dönüşmez. Bir çocuğun soru sormaya başlaması, kitap okumaktan keyif alması, hata yapmaktan korkmaması, bir arkadaşının duygusunu anlayabilmesi, kendi fikrini özgürce ifade edebilmesi, bir problemi farklı bir yoldan çözmeye çalışması ya da başarısız olduğunda yeniden ayağa kalkabilmesi de eğitimin sonuçlarıdır.

Fakat bunları ölçmek zordur. “Gerçekten önemli olan çoğunlukla ölçülemez” diye bir söz vardır.

Puan kolaydır. Sıralama kolaydır. Ortalama kolaydır. Grafik ve tablo kolaydır. İnsanı anlamak ise zordur.

Belki de tam bu nedenle eğitim sistemleri zaman zaman ölçülebilene yönelme kolaylığına kapılıyor. Önce bir şeyi ölçüyoruz, sonra ölçtüğümüz şeyi önemsemeye başlıyoruz. Bir süre sonra da önem verdiğimiz şeyi hedef hâline getiriyoruz.

İşte asıl kırılma burada yaşanıyor.

Ölçülen şey, bir süre sonra hedefe dönüşüyor.

Ülkemizde bu durumun en görünür olduğu alanlardan biri de merkezi sınavların etrafında şekillenen eğitim anlayışıdır. LGS ve YKS, öğrencilerin bir üst eğitim basamağına geçişinde önemli sınavlardır. Ancak bu sınavların etrafında oluşan deneme sınavları, taramalar, soru çözüm programları, etütler, özel dersler, koçluklar, performans takipleri ve benzeri uygulamalar, okul hayatının giderek daha büyük bir bölümünü kaplıyor.

Öyle ki zaman zaman gerçek eğitim-öğretim faaliyetlerinin üzerine kalın bir sınav örtüsü seriliyor.

Sanat, spor, kültür, sosyal sorumluluk, kulüp çalışmaları, proje üretimi, kitap okuma, araştırma, tartışma, deney yapma, birlikte üretme ve öğrencinin kendisini keşfetmesine imkân sağlayan pek çok alan; sınav başarısının yanında önemsiz hâle gelebiliyor.

Okulun temel sorusu, “Bu çocuk nasıl daha iyi öğrenir?” olmaktan çıkıp “Bu öğrenci, sınavda nasıl daha çok net yapar?” sorusuna dönüşebiliyor.

Böylece okul, eğitim veren bir kurum olmaktan çok sınava hazırlayan bir kurs merkezine dönüşme riski taşıyor.

Daha da önemlisi, sınav başarısı okulun bütün eğitim kalitesini temsil eden tek gösterge hâline geldiğinde, okulun görünmeyen fakat çok daha kıymetli faaliyetleri de görünmez oluyor.

Oysa bir okul yalnızca sınava hazırlamaz.

Bir insan yetiştirir.

Bir öğrencinin puanını yükseltmek ile bir öğrenciyi geliştirmek de aynı şey değildir. Daha fazla test çözdürerek, daha fazla deneme yaparak ve sınava yönelik çalışmaları yoğunlaştırarak rakamları yukarı taşımak mümkündür. Fakat bütün bunların öğrencinin öğrenme isteğini, merakını, düşünme becerisini ve hayata bakışını ne kadar geliştirdiği ayrı bir meseledir.

Çünkü öğrenci bir noktadan sonra öğrenmek için değil, sadece sınav için ya da ölçülmek için çalışmaya başlayabilir.

Öğretmen, öğrencinin gerçekten ne öğrendiğini düşünmek yerine bir sonraki sınavda kaç net artırabileceğine odaklanabilir. Okul yönetimi eğitimin niteliğini konuşmak yerine başarı tablosundaki yerini konuşmaya başlayabilir. Veliler çocuğun gelişimini anlamaya çalışmak yerine deneme sonuçlarını takip edebilir.

Ve farkında olmadan eğitim, öğrenmenin değil, performansın ve sayıların yönetildiği bir sisteme dönüşebilir.

Burada kendimize çok temel bir soru sormamız gerekiyor:

Bir eğitim sisteminin başarısı yalnızca öğrencilerin sınavlarda aldığı puanlarla ölçülebilir mi?

Eğer cevap hayırsa, o zaman başka göstergelere de bakmak zorundayız.

Çocuklarımız daha mı meraklı? Daha mı üretken? Daha mı özgüvenli? Daha mı iyi iletişim kuruyorlar? Birlikte çalışmayı öğreniyorlar mı? Sorumluluk alabiliyorlar mı? Farklı düşüncelere tahammül edebiliyorlar mı? Bir problem karşısında hemen vazgeçmek yerine çözüm arıyorlar mı? Öğrenmeyi yalnızca sınavlar için değil, hayatlarının doğal bir parçası olarak görebiliyorlar mı?

Bunlar eğitim açısından en az bir sınav sonucu kadar önemli sorulardır.

Hatta belki daha önemli.

Çünkü bir eğitim sisteminin başarısı, yalnızca öğrencinin sınavdan aldığı sonuçla değil, hayata ne kadar hazırlandığıyla da ilgilidir.

Önümüzdeki yıllarda eğitimde veri kullanımı daha da artacak. Yapay zekâ, öğrenme analitiği ve dijital ölçme araçları sayesinde öğrenciler hakkında bugün sahip olduğumuzdan çok daha fazla veriye ulaşacağız. Öğrencinin hangi soruyu neden yanlış yaptığını, hangi kazanımda zorlandığını, hangi konuda daha fazla desteğe ihtiyaç duyduğunu çok daha hızlı görebileceğiz.

Bütün bunlar büyük fırsatlar.

Ancak burada önemli bir sınır var:

Veri, öğrencinin kendisi değildir.

Bir sistem öğrencinin yanlış yaptığı soruları analiz edebilir; fakat o öğrencinin neden o gün kendini kötü hissettiğini bilemez. Bir grafik öğrencinin performansını gösterebilir; ama onun hayallerini gösteremez. Bir algoritma eksiklerini tespit edebilir; fakat bir öğretmenin öğrencisine “Sen yapabilirsin.” demesinin onda nasıl bir karşılık bulduğunu ölçemez.

Teknoloji bize öğrencinin binlerce verisini sunabilir. Fakat o verilerin arkasındaki insanı yine insan görmelidir.

Bu nedenle eğitimde ölçmeden vazgeçmemeliyiz. Tam tersine, daha doğru ölçmeli ve veriyi daha bilinçli kullanmalıyız. Fakat ölçmeye olması gereken yeri vermeliyiz.

Veri bize yol gösterebilir; ama yolun kendisi değildir.

Sınav bize bir sonuç söyleyebilir; ama öğrencinin tamamını anlatamaz.

Başarı puanı bize bir performans gösterebilir; ama o performansın arkasındaki hikâyeyi açıklayamaz.

Belki de eğitimde artık yalnızca “Kaç puan aldın?” diye değil, “Ne öğrendin?”, “Nasıl geliştin?”, “Neyi artık daha iyi yapabiliyorsun?”, “Neyi merak etmeye başladın?” ve “Kendinde neyi değiştirdin?” diye de sormamız gerekiyor.

Çünkü eğitim, ölçülebilenleri büyütme işi değildir. Eğitim, insandaki potansiyeli ortaya çıkarma işidir.

Anthony Tasgal’ın Hikâye Anlatma Kitabında “aritmokrasi” üzerinden ortaya koyduğu tartışmanın eğitim açısından beni düşündüren tarafı tam da burada.

Her şeyi saymaya başladığımızda, sayamadığımız şeylerin değerini unutmamalıyız.

Çocuklarımızın daha yüksek puanlar almasını sağlayabiliriz. Daha yüksek sıralamalara ulaşmalarını sağlayabiliriz. Daha başarılı sınav sonuçları elde edebiliriz.

Ama bütün bunlar bize tek başına onların daha iyi öğrendiğini, daha iyi düşündüğünü, daha yaratıcı olduğunu ya da daha iyi insanlar hâline geldiğini söylemez.

O hâlde belki de bugün eğitim dünyasının kendisine sorması gereken en önemli soru şudur:

Çocukları mı eğitiyoruz, rakamları mı yükseltiyoruz?

Çünkü eğitimde asıl mesele, rakamları yükseltmek değil; insanı yükseltmektir.

2 YORUMLAR

  • Melih AYDIN

    Her şeyi saymaya başladığımızda, sayamadığımız şeylerin değerini unutmamalıyız. .

    • Kemal TUNÇ

      Anlamlı, tekrar tekrar okunması, ders alınması, harekete geçilmesi gereken bir yazı. Bizleri bir kez daha düşünmeye zorladı. Teşekkürler .

      YORUM YAZ