Liyakat mı, Etiket mi? ADEM KEVEN
Liyakat mı, Etiket mi?

Geçtiğimiz günlerde öğretmen bir arkadaşım, ülkemizin köklü özel okullarından birinde iş görüşmesine gitti.

Mesleki tecrübesi vardı. Uzun yıllar sınıf öğretmenliği yapmıştı. Referansları güçlüydü. Öğrenci ve veli iletişiminde başarılıydı. Görüşme de oldukça olumlu ilerliyordu. Eğitim anlayışı konuşulmuş, mesleki yeterliliği değerlendirilmiş, deneyimleri dikkatle dinlenmişti.

Her şey yolunda görünüyordu.

Ta ki özgeçmişindeki eski kurumlar gündeme gelene kadar...

Geçmişte görev yaptığı okullar arasında muhafazakâr kimliğiyle bilinen bazı eğitim kurumlarının isimleri geçince görüşmenin havası değişmiş. Yönetici kısa bir sessizliğin ardından şu anlamı taşıyan cümleyi kurmuş:

"Kusura bakmayın hocam, sizi alamayız."

Birkaç dakika önce takdir edilen bilgi, deneyim ve birikim bir anda önemini kaybetmişti. Konuşulan artık eğitim değildi. Öğretmenlik değildi. Liyakat değildi.

Etiketti.

Sessiz Ayrımcılık Dönemi

Bu olay bana uzun zamandır zihnimi meşgul eden bir soruyu yeniden düşündürdü:

Bugün Türkiye'de insanlar gerçekten hangi ölçütlerle değerlendiriliyor?

Diplomalarıyla mı?

Tecrübeleriyle mi?

Yoksa geçmişte bulundukları çevrelerle mi?

Artık ayrımcılık çoğu zaman yüksek sesle yapılmıyor. Kimse açıkça, "Sizi muhafazakâr olduğunuz için tercih etmiyoruz." demiyor.

Bunun yerine daha zarif görünen ifadeler kullanılıyor:

"Kurum kültürümüze uygun değilsiniz."

"Farklı bir profil arıyoruz."

"Bizim yapımıza uyum sağlayamayabilirsiniz."

Sözcükler değişiyor ama verilen mesaj çoğu zaman aynı kalıyor. Günümüzün ayrımcılığı bağırarak değil, fısıldayarak yapılıyor. Sessizce, nezaket diliyle ama son derece etkili biçimde...

Hoşgörü Kime Karşı?

Bu noktada şu soruyu sormadan edemiyorum:

Gerçekten kim daha hoşgörülü?

Bu sorunun cevabı sloganlarla verilemez. Hayatın içindeki örneklere bakmak gerekir.

Elbette her dünya görüşünün içinde önyargılı insanlar bulunabilir. Hiçbir kesim bütünüyle masum değildir. Ancak özellikle eğitim sektöründe, kültür-sanat çevrelerinde ve bazı kurumsal yapılarda muhafazakâr kimliği bulunan insanların görünmez bir elemeden geçirildiğine dair çok sayıda örnek duyuyoruz.

Buna karşılık muhafazakâr olarak bilinen birçok eğitim kurumunda farklı yaşam tarzına sahip öğretmenlerin uzun yıllar görev yapabildiğini de görüyoruz.

Belki bunun nedeni uzun yıllar dışlanmış olmanın kazandırdığı bir toplumsal refleks olabilir.

Belki farklılıklarla birlikte yaşama tecrübesidir.

Belki de sadece hayatın öğrettiği bir olgunluk...

Sebebi ne olursa olsun üzerinde düşünmeye değer bir tabloyla karşı karşıyayız.

Çoğulculuk Söylemde mi, Uygulamada mı?

Laiklik, farklı inançların birlikte yaşayabilmesini güvence altına almaktır.

Sekülerlik, bireysel özgürlükleri savunmaktır.

Çoğulculuk ise yalnızca kendimize benzeyen insanlarla bir arada yaşamak değil; bize benzemeyen insanların da aynı haklara sahip olduğunu kabul edebilmektir.

Eğer bir öğretmen yalnızca geçmişte görev yaptığı kurumlar nedeniyle değerlendirme dışı bırakılıyorsa burada çoğulculuktan söz etmek güçleşir.

Çünkü çoğulculuk, fikir çeşitliliğini yalnızca teoride savunmak değil, onu gündelik hayatta uygulayabilmektir.

İnsanları geçmişlerinin etiketiyle değil, bugünkü yeterlilikleriyle değerlendirebilmektir.

Eğitimin Asıl Ölçüsü

Bugün geldiğimiz noktada bazen insanların hangi kitabı okuduğu, hangi mahallede büyüdüğü ya da hangi okulda çalıştığı; yetiştirdiği öğrencilerden, mesleki başarısından daha fazla konuşuluyor.

Oysa bunun adı ne ilericiliktir ne özgürlüktür ne de çoğulculuktur.

Bunun adı mahalleciliktir.

Bunun adı etiketçiliktir.

Bunun adı sessiz ayrımcılıktır.

Eğitim dünyasının ise tam tersine ihtiyacı vardır.

Farklı hayat tecrübelerine sahip insanların aynı çatı altında çalışabildiği kurumlar daha güçlüdür.

Çocuklara saygıyı anlatan okullar önce kendi çalışanlarına saygı göstermelidir.

Adaleti öğreten kurumlar önce işe alım süreçlerinde adil davranmalıdır.

Önyargının yanlış olduğunu anlatan öğretmenlerin görev yaptığı okullar, önce kendi önyargılarıyla yüzleşebilmelidir.

Çünkü eğitim yalnızca bilgi aktarmak değildir.

Aynı zamanda bir ahlak meselesidir.

Bir adalet meselesidir.

Bir insanı hangi gözlükle değerlendirdiğimizin meselesidir.

Bugün önümüzde hâlâ aynı soru duruyor:

Bir öğretmeni işe alırken neye bakacağız?

Yıllarını verdiği emeğe mi?

Yetiştirdiği öğrencilere mi?

Mesleki birikimine mi?

Yoksa zihnimizde çoktan oluşturduğumuz etiketlere mi?

Çünkü bir ülkenin geleceğini belirleyen şey insanların hangi mahalleden geldiği değil, hangi değeri üretebildiğidir.

Adaletin terazisinde etiketler liyakatin önüne geçtiğinde kaybeden yalnızca bireyler olmaz; eğitim sistemi de, toplum da bundan zarar görür.

Bu yüzden mesele sadece bir işe alım hikâyesi değildir.

Mesele, her gün yeniden vermek zorunda kaldığımız temel bir karardır:

İnsanı etiketiyle mi değerlendireceğiz, liyakatiyle mi?

 

1 YORUMLAR

  • Vahit Yücel

    Adem Hocam, Yine harika bir yazı kaleme almışsınız, kaleminize sağlık.

    YORUM YAZ