YARINLAR YARINLARA KALMASIN ERDEM KILIÇ
YARINLAR YARINLARA KALMASIN

Yeni bir eğitim-öğretim dönemi daha başlıyor…

Her yıl olduğu gibi yine aynı sorular, aynı tartışmalar, aynı başlıklar gündemimizin başköşesine kuruluyor. Okul ücretleri, servis fiyatları, kitap maliyetleri, kıyafetler…

Sabah başlıyor, akşam bitiyor.

Eğitimin kendisini konuşmaya ise bir türlü sıra gelmiyor.

Çünkü biz, nedense eğitimin içeriğinden çok biçimini konuşmayı seviyoruz. Çocuğun ne öğrendiğini değil, hangi okulda okuduğunu; nasıl bir insan olarak yetişeceğini değil, okul ücretinin ne kadar olduğunu tartışıyoruz.

Oysa özel okul, yalnızca binası özel olan okul değildir.

Özel okul; müfredatıyla, eğitim anlayışıyla, öğretmeniyle, tarzıyla, modeliyle, velisiyle ve yetiştirdiği insan tipiyle özel olmalıdır.

Bir ekol olma meselesi vardır eğitimde.

Bir duruş…

Bir anlayış…

Bir medeniyet tasavvuru…

Bir çocuğa yalnızca sınav kazandırmanın ötesinde, hayatı anlamlandırmayı öğretme meselesi vardır.

Ama bunu yeterince konuşmuyoruz.

Asıl meseleyi yarına bırakıyoruz.

Ve ne acıdır ki…

Yarınlar da yarınlara kalıyor.

Toplum değişiyor.

Değerler aşınıyor.

Aile kurumu zorlanıyor.

İnsanların birbirine tahammülü azalıyor.

Şiddet, öfke, yalnızlık, güvensizlik ve umutsuzluk hayatımızın farklı alanlarına sızıyor.

Toplumsal çözülmenin eğitime yansımaları ise neredeyse hiç konuşulmuyor.

Oysa okul, toplumun dışında bir ada değildir.

Sınıfa giren çocuk, evinden geliyor.

Sokağından geliyor.

Ekranından geliyor.

Sosyal medyasından geliyor.

Toplumda ne varsa çocuk da onunla birlikte sınıfa giriyor.

Peki biz bütün bunları konuşmadan nasıl bir eğitim modeli inşa edeceğiz?

Televizyon kanalları yeni sezon programlarının reklamlarını çoktan yapmaya başladı.

Haber bültenleri yine cinayetlerle, hırsızlıklarla, şiddet haberleriyle dolu.

Hayat pahalı…

Rakamlar başka şey söylüyor, insanların mutfakları başka…

Bir tarafta TÜİK verilerinin iyimser rakamları, diğer tarafta vatandaşın pazarda, markette, kirada yaşadığı gerçeklik.

Ve bütün bunların arasında, “Artık doktor dövüyoruz” cümlesinin sıradanlaşmaya başlaması…

İnsan gerçekten sormadan edemiyor:

Biz nereye gidiyoruz?

Neresinden tutmak isteseniz, orada bir başka hezeyanla karşılaşıyorsunuz.

Peki eğitim bütün bu tablonun neresinde?

İşte tam burada toplum bilimcilere, eğitimcilere, kanaat önderlerine büyük bir sorumluluk düşüyor.

Belki de yeniden öze dönüş zamanı.

Algıyı yalnızca ekranların, sosyal medyanın ve tüketim kültürünün belirlediği bir toplum olmaktan çıkıp, yeniden Anadolu irfanına kulak verme zamanı.

Çünkü bizim eğitim meselesi yalnızca matematik, fizik, Türkçe ya da yabancı dil meselesi değildir.

Bizim eğitim meselemiz aynı zamanda insan yetiştirme meselesidir.

Vicdanlı insan…

Merhametli insan…

Adalet duygusu gelişmiş insan…

Çalışkan insan…

Sorumluluk sahibi insan…

Kendi kültürünü bilen ama dünyaya da açık insan…

Kendisine, ailesine, topluma ve ülkesine karşı sorumluluk hisseden insan…

Eğitimin asıl başarısı belki de tam burada ölçülmelidir.

Bugün özel okullar konuşuluyor.

Ama özel okulların neden pahalı olduğu yeterince konuşulmuyor.

Artan maliyetleri kimse irdelemiyor.

Vergiler…

Stopajlar…

Kiralar…

Personel giderleri…

Maaş artışları…

Enerji, bakım, güvenlik, servis ve diğer işletme maliyetleri…

Bütün bunlar bir okulun bütçesinde nasıl bir yük oluşturuyor?

Bunu konuşmadan yalnızca okul ücretini konuşmak ne kadar hakkaniyetli?

Bir eğitim kurumunun sürdürülebilirliğini sağlamadan, kaliteli eğitim beklemek mümkün mü?

İşte yine “vurun abalıya” kolaycılığına sığınıyoruz.

Bir tarafı gösteriyoruz.

Ama resmin tamamına bakmıyoruz.

Çünkü kolay olan suçlamak.

Zor olan ise anlamaya çalışmak.

Bütün bunların arasında biz yine de eğitimi konuşmak zorundayız.

Çünkü başka çaremiz yok.

Çünkü çocuklarımızın geleceğini erteleyemeyiz.

Çünkü eğitim, ertelenebilecek bir mesele değildir.

Bugün yetiştirmediğimiz insanın bedelini yarın toplum olarak öderiz.

Bugün konuşmadığımız değerleri yarın çocuklarımızın hayatında ararız.

Bugün kuramadığımız eğitim modelini yarın yeniden kurmaya çalışırız.

Ama bazı şeylerin telafisi olmaz.

İşte bu yüzden bütün gürültünün, bütün tartışmaların, bütün fiyat listelerinin, bütün gündelik hesapların arasında bir şeyi unutmamalıyız:

Bizim işimiz eğitim.

Ve eğitim, yalnızca bir iş değildir.

Bir gönül işidir.

Bir nesil emanetidir.

Bir gelecek meselesidir.

Bir medeniyet meselesidir.

Üstelik bu gönül işi tek kişinin yapabileceği bir iş de değildir.

Öğretmeniyle, yöneticisiyle, velisiyle, öğrencisiyle, akademisyeniyle, kamuoyuyla…

Çok konuklu bir gönül işidir eğitim.

Her birimizin bu sofrada bir sandalyesi vardır.

Bazen bir öğretmenin sabrında…

Bazen bir velinin duasında…

Bazen bir öğrencinin gözlerindeki umut ışığında…

Bazen bir okul yöneticisinin gecesini gündüzüne katmasında…

Bazen de bütün imkânsızlıklara rağmen “Ben bu çocuğa iyi bir gelecek hazırlayacağım” diyen bir eğitimcinin yüreğinde hayat bulur.

Yeni dönem başlarken dileğimiz çok büyük değil aslında.

Biraz daha az biçimi, biraz daha fazla özü konuşalım.

Biraz daha az fiyatı, biraz daha fazla eğitimi konuşalım.

Biraz daha az günü, biraz daha fazla yarını düşünelim.

Ve en önemlisi…

Yarınları yarınlara bırakmayalım.

Çünkü çocuklarımız bugün burada.

Ve onların geleceği, yarın değil…

Bugün başlıyor.

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ