Bismillâhirrahmânirrahîm
“Şüphesiz Allah, bir kavim kendi durumunu değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez.” (Ra'd Sûresi, 13/11)
Hani meşhur bir söz vardır; mimar ve mütefekkir Turgut Cansever'e atfedilir:
“Şehri imar ederken nesli ihya etmeyi ihmal ederseniz; ihmal ettiğiniz o nesil, gün gelir imar ettiğiniz şehri harap eder."”
Sözün taşıdığı fikir gerçekten çok derin. Ben ise bu düşünceye bir cümle daha eklemek isterim: Bir şehri güzelleştirecek insanın, önce dönüp kendi ruhunu güzelleştirmesi gerekir. Çünkü insanın gönlü imar olmamışsa, elinden çıkan şehir de ihya olamaz.
Bakın, 24 Temmuz 2026 Cuma günü Ayasofya’nın yeniden ibadete açılışının üzerinden 6 yıl geçti. Ayasofya'nın yeniden ezanla buluşması, sadece bir mabedin kapılarının yeniden açılması değildi; aynı zamanda tarihî hafızamıza ve medeniyetimize "Biz buradayız; mirasımıza sahip çıkıyoruz." deme iradesiydi. Sonuçta bir millet, geçmişiyle bağını koparmadığı sürece geleceğe güvenle bakabilir.
Şehirler sadece yollardan, binalardan ya da taş betondan ibaret değil ki... Onlara ruhunu veren şey hafızası, yaşattığı değerler ve taşıdığı isimlerdir. Bir şehir isimleriyle konuşur bizimle. Bir sokak, bir meydan ya da bir tepe sadece durduğu yeri tarif etmez; bize kim olduğumuzu ve nereden geldiğimizi hatırlatır.
Tam da bu yüzden, İstanbul'un manevi kalbi olan Eyüpsultan üzerine yeniden düşünmek gerekir.
Eyüpsultan dediğimiz yer; Hazreti Hâlid bin Zeyd Ebu Eyyûb el-Ensârî'nin (radıyallahu anh) hatırasıyla yoğrulmuş müstesna bir beldedir.
Hazreti Ebu Eyyûb el-Ensârî (radıyallahu anh), Allah Resûlü'nün (sallallahu aleyhi ve sellem) Medine'ye hicretinde, devesi Kusvâ'nın çöktüğü evin sahibiydi. Resûl-i Ekrem Efendimiz'i (sallallahu aleyhi ve sellem) büyük bir muhabbet, edep ve hassasiyetle aylarca misafir etme şerefine nail oldu. Hayatını İslam'a hizmete adayan bu büyük sahâbî, ilerlemiş yaşına rağmen İstanbul'un fethi amacıyla düzenlenen ilk İslam kuşatmasına katıldı ve surlar önünde vefat ederek vasiyeti üzerine buraya defnedildi.
O günden bugüne Eyüpsultan; padişahlardan âlimlere, mutasavvıflardan hattatlara, şairlerden devlet adamlarına kadar nice gönül insanının nefes aldığı müstesna bir irfan ve maneviyat merkezi olmuştur. Bugün de lise ve üniversite sınavları öncesinde öğrencilerimizin dualarda buluştuğu, sabah namazı buluşmalarında gönüllerin birleştiği, nesillerin maneviyatla yoğrulduğu diri bir ilim ve irfan ocağı olma vasfını sürdürmektedir.
Eyüpsultan Mezarlığı ise başlı başına medeniyetimizin sessiz bir kütüphanesidir. Toprağın altına emanet edilmiş bedenlerin değil; bir medeniyetin toprağa emanet edilmiş hafızasının adıdır. Oradaki her bir mezar taşı, bu topraklara ilmiyle, ahlâkıyla, sanatıyla ve hizmetiyle değer katmış ömürlerin sessiz şahididir. Taşlara nakşedilmiş her satır, aslında bu milletin hafızasına düşülmüş bir nottur.
Şimdi gençliğimizin, öğrencilerimizin ve halkımızın dualarla buluştuğu, İstanbul’a gelenlerin ilk uğrak yeri olan böyle önemli bir semtin en güzel seyir noktasının “Pierre Loti Tepesi” olarak anılması, Eyüpsultan’ın tarihî ve manevî kimliği düşünüldüğünde üzerinde yeniden düşünülmesi gereken bir durum değil mi? Eyüpsultan’ın o manevi havasını bu isim ne kadar yansıtabilir ki?
Böylesine özel bir beldede, o simge mekânın adının da bu toprağın ruhuna ve tarihine daha uygun bir isimle anılmasını istemek geçmişe saygının, gençliğimize doğru örnekler sunmanın ve kültürel hafızamıza sahip çıkmanın tabiî bir sonucudur.
Çünkü yer isimleri sadece nerede olduğumuzu göstermez, gençlerimize bir yön de çizer. Yarın bir gün çocuklarımız “Neden bu tepenin adı böyle?” diye sorduğunda vereceğimiz cevap, onlara nasıl bir miras bıraktığımızı da gösterecektir.
Aslında mesele sadece binaları, sokakları düzenlemek değil. Şehri inşa edecek insanın önce kendi iç dünyasını, ahlakını ve gönlünü inşa etmesi lazım. Kalbi iyilikle dolmamış, estetik duygusu gelişmemiş bir insan ne şehri güzelleştirebilir ne de toplumu ihya edebilir.
İnsanın ruhu güzelleşirse, eli de güzel işler yapar. Bizler; camilerinin ve konaklarının duvarlarına kuşlar barınabilsin diye zarif kuş evleri konduran, susuz kalan hayvanlar için meydanlara sebiller inşa eden, yaralı leylekleri tedavi edecek vakıflar kuran bir medeniyetin mirasçılarıyız. Ecdadımız, yaratılan her canlıyı bir emanet bilmiş; merhameti sadece insana değil, bütün mahlûkata yaymıştır. İşte merhametli insanların kurduğu şehirlerde kuş yuvaları yükselir, çeşmeler akar, huzur hâkim olur.
Ayasofya’nın açılış yıl dönümünde şehirlerimizin o manevi kimliği üzerine tekrar kafa yormalıyız. Sadece tarihi binaları restore etmek yetmez; o binalara ruh veren isimleri ve sembolleri de korumamız şart. Bu şehirler bize ecdadın emaneti. Ve biz bu emaneti gelecek nesillere sadece taş binalarla değil; doğru isimlerle, diri bir tarih bilinciyle devretmeliyiz.
Çünkü şehirler ruhunu korudukça yaşar, milletler de hafızasına sahip çıktıkça ayakta kalır.
Ve unutmayalım: Şehri imar etmek bir mimarlık/mühendislik işidir belki, ama şehri yaşatmak bir medeniyet meselesidir. O medeniyet de önce insanın kalbinde başlar.
Hazır söz şehirlerimizin ruhundan, medeniyetimizin inceliklerinden ve tarihî hafızamızı korumanın öneminden açılmışken; kıymetli gazeteci ve yazar Sami Bayraktar Bey'in “Taşların Dilinden İstanbul” adlı eserini de gönül rahatlığıyla tavsiye etmek isterim. Madem bu derin hafızadan bahsettik, o hâlde İstanbul'a bir de taşların diliyle kulak vermeliyiz. Çünkü bazen bir çeşme, bir mezar taşı, bir cami duvarındaki kuş evi veya asırlık bir çınar, sayfalar dolusu tarihin anlatamadığını sessizce anlatır. Şehrimize ve medeniyetimize farklı bir nazarla bakmak isteyen herkese bu kıymetli eseri gönülden tavsiye ederim.
Rabbimiz, bize emanet edilen şehirleri, eserleri ve medeniyet mirasını koruyabilecek bir şuur; onları daha ileriye taşıyabilecek bir basiret ve gelecek nesillere aktarabilecek bir hikmet nasip eylesin. Amin.
Yazımızı, Yahya Kemal Beyatlı'nın şehir, tarih ve medeniyet şuurumuzu özetleyen şu mısralarıyla tamamlayalım:
“Ne harâbî ne harâbâtîyim;
Kökü mâzîde olan âtîyim.”
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...