İNSAN ZİHNİNİN ve BENLİĞİNİN/NEFSİNİN PSİKOMOTOR GÜÇLERİ RAMAZAN AKSOY
İNSAN ZİHNİNİN ve BENLİĞİNİN/NEFSİNİN PSİKOMOTOR GÜÇLERİ

Her insan kendi varlığı ile bir değerdir (kıymettir) ve önemli olan onu tanımaktır, keşfetmektir. İnsanlar dünyanın her yerinde her zaman aynı olsalar da medeniyetler kuranlar düzenli ve disiplinli çalışan ve iyi organize olanlardır. Düzenli ve disiplinli çalışma olmadan başarıya ulaşmak imkânsız denecek kadar zordur. Düzen ve disiplinden kastedilen de yapılan işlerin bir plan ve program dahilinde yürütülmesidir.

            Çok az yorularak en yüksek verimi elde edebilmek için planlı ve programlı çalışmanın yanında, deneyimlenmiş tecrübelerle kazanılmış doğru bilgileri de kullanmak gerekir. Bu şekilde çocuklarını eğiten aileler ve okullar hem çocukları/öğrencileri yıpratmayacaklar ve kendilerini üzmeyecekler hem de çok az yorularak en yüksek verimi alacaklardır.

            Dünya hayatının şartları gün geçtikçe daha hızlı değişmekle birlikte daha da karmaşıklaşmaktadır aynı zamanda. Gelecekte bu hız ve karmaşa daha da artacağa benzemektedir. Bu da çocukların, öğrencilerin daha güçlü, çalışkan, bilgili ve donanımlı olmalarını gerektirmektedir. Çocukların her boyutlarıyla gelişmelerini rastlantılara bırakmadan, mümkün olduğunca en az hata ile bilginin ve tecrübenin aydınlığında ve bilinçli bir şekilde yürütmek gerekmektedir.

            İnsanda akıl ve cüzi/özel iradenin bulunması onu başka varlıklardan farklı yaparken, akıl ve iradenin iyi yönde verimli kullanılması, onu diğer tüm varlıklardan üstün yapabilmektedir. Diğer tüm varlıkların özelliklerini potansiyel olarak özünde taşıyan insan zihin ve beyin sağlığını koruyarak, iradesini güçlendirerek, aklının işlekliğini köreltmeden, benliğini/nefsini gereğince ve bilinçli bir şekilde dikkatle temizleyip tezkiye ederek eğitmelidir. İnsan benliğinin güçlerinden olan akıl (temyiz, idrak, natık), diğer güçler olan arzu (şehvet) ve öfke (gazap) güçlerini etkiler ve bunların kendi içlerinde dengede olmasına yardım eder. Akıl gücünün kontrolünde diğer güçlerle (arzu ve öfke) bir “bütünlük” içinde “denge” halinde/durumunda olduklarında hem erdemleri (faziletler) ortaya çıkarırlar hem de zihnin, benliğin/nefsin sağlıklı olmasını sağlarlar.

            İnsan zihninin ve benliğinin/nefsinin bütünlüğünü koruyarak sağlıklı olmasının göstergelerini aşağıdaki biçimde özetleyebiliriz:

  1. Kendisiyle, çevresindekilerle ve toplumla uyumlu olması
  2. Kendi imkân ve şartlarına göre “başarılı” olmas
  3. Sıkıntı ve zorluklara karşı sabır ve dayanma gücünün olması
  4. Zayıflıklarını görüp bunların etkilerine kapılmadan meşguliyetlerine devam etmesi
  5. Adil ve güvenilir olarak çevrenin takdirini kazanması
  6. Ümidini ve yaşama sevincini her türlü kötü şartlarda bile koruyabilmesi
  7. Olduğu ile olmak istediği, içi ile dışı arasında uyum olması
  8. Mevcut durumunu korumakla birlikte, bunu daha da yüceltebilmesi
  9. Ahlaken olumlu davranışlar gösterebilmesi
  10. Olgun ve sağlam bir kişilik/karakter sahibi olması

  İnsan zihninin, benliğinin/nefsinin temiz, sağlıklı ve güçlü olduğunu ifade eden bu göstergeleri gerçekleştirebilmek için, benlik/nefs sağlığı melekelerinin bilinmesi gerekir ki, bunlara aynı zamanda “psikomotor güçler” de denir:

  1. Zekâ (isim ve anlam verme, sorun çözme, uyum sağlama, yeni değerler üretme, arındırma)
  2. Muhakeme (hüküm verme, yargıda bulunma)
  3. Hafıza (bellek, hatırlama, anma, zikretme)
  4. Dikkat ve Rikkat (nezaket, incelik, zariflik, sanat, zenaat)
  5. Uyum (oryantasyon, adaptasyon)
  6. Duyuları Algılama
  7. Duygulanmalar (heyecanlar, tutkular, manevi haller, ilham, feyiz, keşf)
  8. Özel/Cüzi Özgür İrade (ihtiyar, seçme, tercih)
  9. Akletme (uslamlama, ayrıştırma-birleştirme (temyiz), natık (konuşma-düşünme))
  10. İdrak etme (anlamlandırma, müdrike, fikir üretme)
  11. Fehmetme (anlama, fark etme, farkında olma)
  12. Sezme (sanma, zannetme, öngörme, tahmin etme)
  13. Bilme (öğrenme, bilgili olma, bilgiyi kullanma, bilgi üretme)
  14. Tanıma (irfan, taarruf)
  15. Müşahede (şahit olma, deneyimleme, tecrübe etme)
  16. Hikmet (bilgelik, manayı/anlamı bulma, anlayışlılık)

İnsan benliğinin sağlıklı olmasını sağlayan psikomotor güçlerden zekâ, insanın önceden elde ettiği bilgi ve tecrübelerin yardımıyla mevcut hayat şartlarına uyum gösterme yetisidir. Problem çözme ve yeni değerler üretebilme yeteneğidir de denebilir. Zekanın zihin ve nefs/benlik sağlığı için temizleme, arındırma (tezkiye etme) işlevi ve görevi de vardır.

Hayata uyumun başarılı, doğru ve dengeli olması gerekir.Önceden elde edilen bilgi ve tecrübelerden yararlanmamak, insan zekâsının gelişemediğinin göstergesidir. Bu durumda doğuştan sahip olunan zekâ ile yetinilecek, bunun dışında yeni bir gelişme, “kazanım” olamayacaktır.

Erdemler ve değerler hakkında farkındalık oluşturulması zekanın işlevlerini yerine getirebilecek şekildeki gelişimine de katkı sağlayacaktır. Aşağıda belirtilen beş temel hususta dengeli olmanın çocuk eğitiminde çok olumlu katkısı olacaktır:

  1. Sevgi, muhabbet, arkadaşlık, dostluk, yarenlik
  2. Hoş görme, tolerans, müsamaha
  3. Otorite, “disiplin”, düzenlilik, saygı (hürmet)
  4. Sabır, dayanıklılık, dirençlilik, dikkatlilik
  5. İnanç, hayret, merak ve gayret

Doğal olarak bu hususlar “öğrenme engelli” olmayan çocuk ve “öğretme özürlü” olmayan anne-baba ve öğretmenler için geçerlidir. Öğretme “özürlü” öğreticilerin de olduğunun farkında olarak sorunlarının tespiti ve giderilmesinde çok titiz olunması gerekir. Bütün Öğrenme engelli çocukların eğitilebilir ya da eğitilemez oldukları kararına varabilmek için bilimsel testlerden yararlanılabilir. Öğreticinin öğretim teknikleri, öğrenme stilleri/tarzları, yönlendirme teknikleri ve diğer pedagojik formasyon konularında eksiklerini giderici takviye çalışmalarını belirli aralıklarla tekrarlanması da çok yararlı olacaktır.

Zekâının gelişimine altyapı oluşturacak eğitimin tüm basamaklarının/aşamalarının dikkatlice yürütülmesi çok önemlidir. Bu aşamaları aşağıdaki şekilde sıralayabiliriz:

  1. Doğruyu Öğretmek
  2. Doğruyu Yapmak
  3. Doğruyu Yaptırmak
  4. Tekrar Ettirmek
  5. Sınav Yapmak
  6. Tüm Yapılanları Yorumlatmak

Öğrenilen bilgiler ve bu bilgileri kullanarak kazanılan tecrübeler zekânın gelişimi için de gereklidir. Öğrendiği bilgiyi en iyi bilenler, genellikle o bilgiyi en iyi öğretenlerdir. Zekâ “psikomotorunu” bilerek onun “gıdalarını” vaktinde eksiksiz verenler, bakımını ve temizliğini düzenli olarak yapanlar zekâ gelişimine en büyük katkıyı sağlayanlardır ki, bu da zekânın gelişiminde eğitimin ve öğretimin rolünü ve önemini gösterir. Eğitim sadece bilgi öğrenmek değildir. Elde edilen pek çok bilgiyi kullanmayı beceremeyenler bir değer de ortaya koyamazlar.

İnsanın önceden elde ettiği bilgi ve tecrübelerin yardımıyla mevcut hayat şartlarına uyum sağlamaya çalışması, karşılaştığı problemleri çözmeyi ve yeni değerler üretebilmeyi becermesini gerektirir ki, bu beceri de zekâ olarak tanımlanmıştır. Herhangi bir sorun anında, sorunun kaynağını bulmada kişiye yardımcı olan zekâdır. Kaynağı tespit edilen soruna çözüm bularak uygulamaya geçip doğru sonuca ulaşmaya yardımcı olan da zekâdır. Sorunların bir daha ortaya çıkmaması için çıkabilecek sorunları öngörüp “koruyucu hekimlik” gibi önlemlerle sorun daha ortaya çıkmadan gereken önlemleri almayı sağlayan da zekâdır. Bir nevi yeni değerler üretme veya böyle bir çaba içinde olmaktır zekâ.

Kalkınmak isteyen ülkeler insana yatırım yaparlar. İnsana yatırım yapmanın en doğru yolu da insanın eğitimidir. Eğitimin sadece öğrenme olmadığının bilincinde olanlar, insanın zekâ gelişimine, iradesinin güçlenmesine, aklının işletilmesine, duygularının ihmal edilmemesine, değerlerine sahip çıkmasına ve erdemleri kazanmasına yardımcı olurlar. Zihni ve benliği/nefsi arındırarak, temizleyerek eğitimin nihai hedeflerinden olan eğitilenin yeni yetenekler kazanması ve yeteneklerinin geliştirilmesi ile olgun bir kişilik sahibi olmasına katkıda bulunulabilir.

Zekâ türleri ile ilgili eskiden beri bilinen yaklaşım, iki türlü zekâ alanının olduğu ve bunların sayısal zekâ ve sözel zekâ olarak adlandırıldığıdır. Hatta zekâsının IQ su yüksek olanların sayısal alanda başarılı, düşük olanın ise sözel alanda olduğu, hatta olması gerektiği zannediliyordu. Daha sonra buna kişilerarası ilişkilerde etkili olan “duygusal zekâyı” ilave ederek bu yanlıştan dönmeye çabalayanlar da oldu.

         Üç merkezli beyin teorisine göre beyin üç yönlü bir bütün olarak kabul edilmiştir. Soyut zihni işlemlerin beynin neokorteks bölümünde; duyguların limbik sistemde; yeme, içme, hareket gibi işlemlerin arka beyinde daha ağırlıklı ve baskın olduğu söylenmiştir. Buna bağlı olarak zekânın da üç yönlü bir bütün olduğunu kabul ederek kategorize edeler da oldu:

  1. Analitik Zekâ: İlişkilendiren ve analiz eden
  2. Üretici Zekâ: Tasarım, yenilik ve çeşitlilik üreten
  3. Uygulayıcı Zekâ: Pratik çözümler bulan

Hayatın niteliği konusunda bu kadar önemli rol oynayan zekânın geliştirilmesi ve iyi yönde kullanılması için sürekli eğitilmesi gerekmektedir. Sürekli eğitilip iyi yönde geliştirilmesi gereken zekâ alanları Gardner’in gruplandırmasına göre sekiz tanedir:

  1. Sözel Zekâ– Dil Zekâsı
  2. Mantıksal Zekâ – Matematik Zekâsı
  3. Uzaysal Zekâ – Görsel Zekâ
  4. Kinestetik Zekâ – Beden Zekâsı
  5. Ritmik Zekâ – Müzik Zekâsı
  6. Sosyal Zekâ – İletişim Zekâsı
  7. İçsel Zekâ – Kendine Dönük Zekâ
  8. Doğacı Zekâ – Varoluşçu Zekâ

Çocuklarımızı, öğrencilerimizi, kendimizi tanımada, yönlendirmede bu bilgilerden mutlaka yararlanılması gerekir. Bunları görmezden gelmek, ihmal etmek nice değerlerin anlaşılamamasına ve israfına neden olabilir.

         Çocuklarımızda, öğrencilerimizde, kendimizde hangi zekâ alanının gelişmiş olmasını istiyorsak önce bu zekâ çeşitlerinin hepsini iyice bilerek, bunların doğuştan genetik (kalıtımsal, ırsi) olarak sahip olunanları ile aile ve sosyal çevreden kazanılanları göz önünde bulundurarak zekâyı bir bütün olarak geliştirmeye çalışmak gerekir.

         Gardner’in geliştirdiği çoklu zekâ teorisi, son dönemde eğitim uygulamalarında öne çıkan bir yaklaşım olarak değerlendirildiğinde, sekiz farklı zekâ alanının özelliklerinin ayrıntılı bir şekilde bilinmesinde yarar olacaktır.

         1-SÖZEL ZEKÂ – DİL ZEKÂSI: Bu zekâ alanına sahip olan kişinin dil öğrenmeye karşı özel bir yeteneği vardır.  Dil bilgisi kurallarını çabuk kavrar. Kelimelerle düşünme ve düşündüğünü ifade etme becerisi mükemmel derecede gelişebilir. Başka dilleri de kolay öğrendiği gibi bunu severek yapar. Konuşurken ifade tarzı sıkıcı değildir.

         Duygularını ve düşüncelerini açıklamada başarılıdır ve karşısındakini ikna yeteneği yüksektir. Kitap okumayı ve yazmayı sever. Dinleyerek daha iyi öğrenir. Hafızası kuvvetlidir. İnsanlarla sözel iletişim kurmayı tercih eder.

         Şiir okumaya, hikâye, mesel ve fıkra anlatmaya, mizaha, mecazi anlatıma, soyut ve simgesel düşünmeye yatkındır.

         Kitap satın almak, biriktirmek, hediye etmek ve geniş bir kütüphane sahibi olmaktan mutlu olur.

         Diğer insanların sesini, üslubunu, okumasını, yazmasını kolayca taklit eder. Kelime oyunlarını sever.

         Yazar, şair, edebiyatçı, hatip, dilbilimci, hukukçu, arşivci, politikacı olabilir. Bu mesleklerde severek çalışır ve başarılı olur.

         2-MANTIKSAL ZEKÂ – MATEMATİK ZEKÂSI: Bu zekâ alanına sahip olan kişi konuları kökünden kavrayarak öğrenmek ister. Mantık ve matematiğe öncelikle ilgi gösterir. Sayılarla düşünmeye, hesaplama yapmaya, sonuç çıkarmaya yatkındır. Sentez ve analiz yapma, eleştirel düşünme, problem çözme işlemlerini severek yapar. Geometrik şekiller, karmaşık sayılar gibi soyut sembolleri kolay kavrar.

         Çok soru sorarak nesneleri ayrıntılarıyla öğrenmeye çalışır. Sorunu mantık süzgecinden geçirerek hızlı bir şekilde sebep sonuç ilişkisi kurarak derinliğine öğrenmek ister.

         Çevresinde gelişen olayları matematik formülleriyle ve kesin bir dille açıklamaya çalışır. Yönlendirilmeyi sevmez. Bu özelliğinden dolayı çevresinden eleştiri alır ve onlarla iletişiminde sorunlar yaşayabilir.

         Zekâ oyunlarını zevkle oynar ve bu oyunlarda başarılıdır. Bilgiyi ve bilgi kaynağını sorgular, araştırma ve deneyler yaparak doğruluğunu test eder. Stratejik oyunları ve mantık bulmacalarını sever. Şekil ve grafik halinde verilen görsel bilgileri daha iyi anlar, yorumlar ve bunlar üzerinde çalışmaktan hoşlanır. Bilgisayar yazılım programları hazırlar.

         Mühendislik ve matematik bilimlerinde, muhasebe, satın alma, istatistik, bilgisayar yazılımı, ekonomi, finans, fen bilimleri alanlarında severek ve başarıyla çalışabilir.

         3-UZAMSAL (mekânsal) ZEKÂ – GÖRSEL ZEKÂ: Bu zekâ alanına sahip olan kişi iyi bir gözlemcidir. Gördüğünü hafızasında tutar ve iyi bir şekilde değerlendirir. Bireysel kanaatine önem verir, başkalarının yönlendirmelerine pek itibar etmez. Ufku geniştir, algılaması kuvvetlidir.

         Resimlerle, şemalarla, şekillerle ve çizgilerle düşünür. Şekillere ve olaylara farklı açılardan bakar ve onu zihninde canlandırır (simule eder). Öğrendiği soyut bilgileri “soyutlayarak” ya da “çözümleyerek” görsel ve somut hale/duruma getirip sunabilir. Çok hayal kurduğu gibi, kurduğu hayalleri anlatır. Sinema filmleri seyretmeyi, resimli roman okumayı tercih eder. Kitaplarda boş bulduğu yere resim yapar. Kitapta resim varsa üzerinde oynar.

         Kolay yön bulur. Harita, tablo ve diyagramları kolayca anlayıp izah eder. Okurken kelimelerden çok resim ve şekillerden anlar. Üç boyutlu maket ve origamiyi kolayca hazırlar.

         Ressam, fotoğrafçı, kameraman, mühendis, sanatçı, tasarımcı, dekoratör, izci, rehber vb. olabilir. Bu mesleklerde isteyerek, severek ve başarıyla çalışır.

         4-KİNESTETİK ZEKÂ – BEDEN ZEKÂSI: Bu zekâya sahip olan kişi vücudunu/bedenini doğru ve etkili kullanır. Hareketleriyle, jest ve mimikleriyle kendini düzgünce ifade edebilir. Beynini ve vücudunu dengeli bir şekilde koordine ederek fiziksel beceri gerektiren alanlarda yenilikler ve farklılıklar ortaya koyabilir.

         Çevresini, eşyaları dokunarak ve hareket ederek inceler ve öğrenmeye çalışır. Çeşitli spor dallarıyla uğraşır. Bir yerde uzun süre hareketsiz duramaz. Söylenenden daha çok yapılanları öğrenir ve hatırlar. Çevreye ve kendi vücuduna karşı duyarlıdır ve sorumlu davranır.

         Konuşurken el-kol hareketleri yapar. Fiziksel işlerde beceri, denge, zarafet gösterir. Zamana uymada titizdir. Spor, dans, rol yapma, dikiş, nakış, cerrahlık gibi sahalarda yeteneklidir. Aktif katılımla daha iyi öğrenir.

         Akrobasi, sörf, dağcılık, müzik aleti çalma, trapez, cambazlık, ritmik jimnastik, buz hokeyi vb. çok özel yetenek ve cesaret gerektiren konularda meraklı ve başarılıdır.

         Sporcu, heykeltıraş, tiyatro oyuncusu, cerrah, teknik direktör vb. olabilir. Bu gibi mesleklerde severek ve isteyerek çalışır.

         5-RİTMİK ZEKÂ – MÜZİK ZEKÂSI: Bu zekâya sahip olan kişi sesler, ritimler, notalarla düşünür, farklı yeni sesler ve ritimler üretir. Şarkıları, melodileri kolayca öğrenir, hemen hatırlar ve söyler. Müzik aleti çalmayı çok ister. Şarkı mırıldanır. Konuşurken ve yürürken bile elleri ve ayaklarıyla ritim tutar. Bazen dikkatsiz ve aşırı hareketli (hiperaktif) olarak vasıflandırılabilir. Sokakta kulaklarında “müzikçalar” ile dolaşır. Ders çalışırken aynı zamanda müzik dinlemeyi sever ve bu kendisini olumsuz etkilemez.

         Koro halinde de söyler, müzik ve hareketleri birleştirerek figürler ortaya çıkartır. Orijinal müzik yapabildiği gibi, notasını bilmediği müziği bile tanıyabilir.

         Müzisyen, orkestra şefi, besteci, şarkıcı vb. olabilir. Bu gibi mesleklerde severek ve isteyerek çalışır.

         6-SOSYAL ZEKÂ – İLETİŞİM ZEKÂSI: Bu zekâya sahip olan kişi iş birliği yaparak ekiple uyumlu çalışabilir, iletişim kurma, empati kurma, paylaşma, yorumlama ve ikna etmede beceriklidir.

         Kendisine, ailesine, vatanına, milletine, tüm insanlara, tabiata/doğaya faydalı olmaya isteklidir. Farklı kültürler ve hayat tarzlarına meraklıdır. Toplumsal ve siyasi konularda duyarlıdır ve ilgilenir. Toleranslı, müsamahalı olarak insanı yanlış da yapsa hoş görebilir, ama yapılan yanlışı hoş görmez, belki görmezden gelebilir.

         Arkadaşları ile birlikte olmak hoşuna gider. Derneklerde, kulüplerde ve siyasi partilerde, sivil toplum kuruluşlarında görev almak ister ve aldığı görevde zevkle çalışır. Konuşmayı ve dinlemeyi sever. Şaka ve espri yapma yeteneği güçlüdür. Farklı ortam ve topluluklara kolayca uyum gösteren “sosyal kelebek” olarak tercih edilir.

         Organize etmekten ve yönetmekten zevk alır. Lider olabilir. Takım/ekip çalışmalarına yatkındır.

         Öğretmen, yönetici, organizatör, işletmeci, danışman, pedagog, rehber ve politikacı olabilir.

         7-İÇSEL ZEKÂ - KENDİNE DÖNÜK ZEKÂ: Bu zekâya sahip olan kişi kendisiyle barışıktır ve kendisinin farkındadır. Kendi iç değerlendirmesini objektif olarak yapabilir. Kendisini tanıma ve kendisiyle ilgili hedefler belirleme becerisine sahiptir.

         Deneyimlerini kullanarak kendine has bir değer ve anlayış sistemi oluşturabilir. Kendisini iyi disipline eder ve kendine güvenir. Tek başına çalışmak ve öğrenmek ister.

         Bağımsız olmaktan hoşlanır. Duygularını ve düşüncelerini net olarak açıklar. Yaptıklarının bilincindedir. Başkalarına pek danışmaz. Yalnız kalmaktan hoşlanır. Hedefleri motivasyon kaynağıdır aynı zamanda. Her mesleği, o mesleği yapabilecek başka özellikleri de taşıyorsa rahatlıkla yürütebilir. Yazar, imam, psikoterapist, sosyal hizmet uzmanı, iş adamı, sanatçı vb. olabilir ve bu mesleklerde severek ve isteyerek çalışır.

         8-DOĞACI ZEKÂ - VAROLUŞÇU ZEKÂ: Bu zekâya sahip olan kişi doğayı çok sever. Doğayı tanıma, araştırma ve doğa olayları hakkında düşünme becerisi yüksektir. Kendisinin(insanın) ve doğanın varoluş nedenlerini düşünür ve araştırır. Doğadaki varlıklar arasındaki farklara karşı duyarlıdır. İnsanın doğa üzerindeki ve doğanın insan üzerindeki etkileri ile ilgilenir.

         Doğa belgeselleri izlemekten, seyahat etmekten, doğa ve gezi dergilerini incelemekten hoşlanır. Doğayı koruma etkinliklerine gönüllü ve fedakârca katılır.

         Biyolog, zoolog, jeolog, botanikçi, meteorolog, organik kimyacı, arkeolog, dağcı, çiçekçi, doktor, izci vb. olabilir. Bu işlerde severek ve isteyerek çalışır.

         Zekânın burada bildirilen sekiz türü belli derecelerde normal her insanda vardır. Bilimsel çalışmalarla belirlenmiş bu zekâ türlerinden kimilerinde bir tanesi veya birkaç tanesi daha öne çıkmış olabilir. Diğerleri de farklı seviyelerde yine aynı kişide bulunur. Bunların geliştirilmesi için değişik çalışmalar yapılabilse de mevcut durumu bilen anne, baba ve öğretmen işbirliği yaparak öğrencinin kolay öğrenmesini, daha başarılı olmasını ve iyi bir eğitim almasını sağlayacak destekler verebilirler. Eğitim alanın, öğrencinin öne çıkan zekâ alanını ve genel zekâ seviyesini bilen bir öğretici öğretmen yönlendirme tekniklerini kullanarak verimli bir öğretim ve eğitim sonucunda, eğitim alan öğrencinin hedefine ulaşmasına doğru bir şekilde yardımcı olabilir.

         Çoklu zekâ teorisini eğitimin niteliğini arttırmak için kullanacak eğitimciler bunu eğitimle ilgili aşağıda belirtilen tüm aşamalarda uygun bir şekilde kullanmalıdırlar:

         1-Eğitim anlayışını oluştururken,

         2-Eğitim programını hazırlarken,

         3-Eğitimi planlarken,

         4-Eğitim metodunu belirlerken,

         5-Eğitim ortamını oluştururken,

         6-Eğitim materyalleri hazırlarken,

         7-Sınıfı yönetirken,

         8-Ölçme ve değerlendirme yaparken.

            Eğitime katkı sağlayan farklı yaklaşımlardan birisi olarak karşımıza çıkan Gardner’ın çoklu zekâ teorisi, öğrencilerin öğrenme yeteneklerindeki farklılıkları ve ilgi alanlarındaki çeşitliliği dikkate almada önemli bir yaklaşımdır, fakat her şey değildir. Çoklu zekâ teorisi dahil eğitim anlayışını oluşturan bazı teorilerin, insana “bütün/bütüncül” olarak bakmaktan uzak kaldığından sadece kısmi doğrular içermektedir. İnsanda zihni temizleyen zekânın yanında eğitimini etkileyen akıl, kalp, duyular, duygular, vicdan, mizaç, huy, ruh vb. zihninin birçok “yapıtaşları”, elemanları ve donanımları da var ki, bunların her birinin farklı hayati önemi vardır. İnsanın çok boyutlu (mertebe, seviye), karmaşık (kompleks), bütüncül ve dinamik bir yapıya sahip olduğunu göz önüne aldığımızda, çoğulcu yaklaşım ve metotları kullanarak elbette daha sağlıklı bir eğitimi yürütmek mümkün olur. Böyle “çoklu” bir yaklaşımla eğitimin mümkün olduğunca hızlı, bireysel farklılıklar ve çoklu yetenekleri dikkate alarak, küçük gruplar halinde veya kişiye özel uygulamalarla yapılması daha da faydalı olacaktır.

Psikolog Hovard GARDNER (..), geleneksel IQ entelektüel zeka modelini sorgulayarak, bu “modelin (IQ zeka modelinin)”, bir insanın ZEKA BECERİLERİNİ “ölçme” konusunda tek başına yeterli olmadığını göstermeye çalışarak, İKİ (2) tane değil, YEDİ (7) tane FARKLI ZEKA ALANI olduğunu iddia etmiştir. Gardner’in görüşüne göre, insanlar bu zeka alanlarının birinde veya daha fazlasında YÜKSEK, diğerlerinde DÜŞÜK bir zeka seviyesinde olabilir.

Farklı tiplerde “ZEKA” yı BİLİNÇLİ olarak geliştirmek amacıyla bir programdan oluşan SPEKTRUM PROJESİ, insanın YETENEK REPERTUARININ okulların üzerinde durduğu bir takım sözel-sayısal BECERİLERİN çok ötesinde olduğunu kabul etmek üzerine kurulmuştur. Öğrencilerinin/çocukların hayatta başarılı olmaları için uygulamada yararlanacakları ya da yaptıkları şeyden tatmin olmak için kullanacakları çeşitli yeteneklerin tümünü geliştirmeyi teşvik eden hayata uyum sağlama becerilerinin öğretildiği, kazandırıldığı bir süreçtir. Spekrum Projesinin “temelindeki vizyon” olan “çoklu zeka” teorisinin sahibi Harward üniversitesi psikoloğu Howard GARDNER (..), görüşlerini şu şekilde açıklıyor:

“Artık YETENEKLER YELPAZESİ hakkındaki görüşümüzü genişletmemizin zamanı geldi. Okulun öğrencinin gelişimine yapabileceği en büyük katkı öğrenciyi yetenekleri doğrultusunda en mutlu ve yeterli olabileceği bir alana yönlendirmektir. Biz bunu tamamen unuttuk. Bunun yerine herkesi “başarılı” olursa üniversite hocalığına uygun düşecek bir “eğitime” tabi tutarak, bir “kısıtlı başarı standardına” uyup uymadığına göre değerlendiriyoruz. Artık öğrencileri “notlarına göre sırlamaya” daha az, onları “kendilerine özgü yetenek ve özelliklerini keşfetmelerine yardımcı olmaya ve bunları geliştirmeye” daha çok zaman ayırmalıyız. Başarılı olmanın yolları var ve hedefe ulaşmaya yardımcı olacak birçok değişik yetenek bulunuyor”.

GARDNER’in “çoğul/çoklu” zeka olarak adlandırıp ileri sürdüğü görüşleri, (IQ) olarak ölçülen zeka görüşüne karşı çıkan bir “bildirim” niteliğindeydi. Bu görüşlerini “ZİHİN ÇERÇEVELERİ (Trames of Mind)” Kitabında ortaya koyarken “sözel yatkınlık” ve “matematiksel/mantıksal yatkınlık” gibi İKİ standart akademik ZEKA TİPİNİN yanı sıra 5 tane daha zeka tipi olduğunu ileri sürüyordu. Bu 7 zeka tipine sonradan bir tane daha ilave ederek “8 farklı ZEKA TİPİ” olduğunu, ama bu 7 veya 8 rakamının “rastgele” olduğunu kabul ederek, insan yeteneklerinin çokluğunu ifade edecek herhangi “sihirli bir sayının” yok gibi olduğunu söylüyor Gardner. Zeka tipinin sayısını 20 ye kadar çıkaranlar da oldu. Bu çok yönlü zeka tanımlaması bir öğrencisinin yetenekleri ve potansiyeli açısından (IQ) dan çok daha “zengin bir tablo” sunsa da iyi bir sporcunun çok “yetenekli” olma becerisinin ve vücut kontrolünün “zeka” olarak (kinestetik zeka) görülmesi konusunda şüphe edenler olduğu gibi, bu teoriye başka eleştiriler de olmuştur.

Gardner’in “ÇOKLU ZEKA ALANLARI” ile ilgili bu görüşünün avantajından birisi de BEYİNİN çalışması hakkında bilinen çoğu özelliği dikkate almasıdır. Bu görüş ayrıca, kullanma ve alıştırma ile zekanın iyileştirebileceğini de kabul eder.

20. yy.’ın başında çoğu insanın birçok bilişsel görevde aynı düzeyde başarı gösterdiğine ilişkin bulgulara dayanarak, insanlarda bir tür “GENEL ZEKA” bulunduğuna dayanan ve bilim insanlarının “spearman”ın “G”si adını verdiği “(G-Tipi) ZEKA” olduğu da iddia edilmektedir. “G-tipi ZEKA” nın, DÖRT (4) gruba ayrılan testler ile ölçülebildiği de iddialar arasındadır:

1. Algısal düzenleme

2. İşleyen hafıza

3. İşleme hızı

4. Sözlü anlama

Zihinlerinin “İŞLEME ZAMAN HIZI” yüksek olan insanların zeka testlerinde daha başarılı olduğu görülmüştür. Bir resmi anlamak için geçen sürenin kısalığı “inceleme zaman hızını” gösterir. Eğer bir ekranda SANİYENİN DÖRTTE BİRİ kadar bir süreyle bir resim yansıtıldığında çoğu insan bu resmi adlandırmada veya açıklamada hiçbir zorluk çekmez. Ancak süre kısaldıkça yalnızca “zeki insanlar” gördükleri resim anlayabilirler. “TEPKİ ZAMAN HIZI” da zihinsel becerinin başka bir ölçüsüdür. Işıkların belli bir sıralama da yanıp söndüğünü gördükleri zaman bir butona basmaları istenen insanlar, doğru sıralamayı anlamak için SANİYENİN ÜÇTE BİRİNİ (KARAR VERME süresi olsa), ellerini hareket ettirmek için SANİYENİN ALTIDA BİRİNİ (HAREKETE GEÇME süresi) kullanırlar. Kısa karar verme süresinin yüksek zeka göstergesi olabileceği kabul edilir.

“DİKKAT DAĞILIMINI ENGELLEME BECERİSİNİN” zekanın gerçek bir göstergesi olabileceği de iddia edilmiştir. (Jeremy Gray (…)), ne kadar iyi “KONSANTRE” olunursa o kadar ZEKİ olunduğunu da iddia etmiştir. Araştırmalar ve (PET) taramaları, beynin “frontal loblarında”, beynin diğer daha “özel” alanlarına yardımcı olmak için “problem çözmede kullanılan” bir “genel zeka havuzu” bulunduğunu göstermiştir.

Beynimizin bizi mükemmel bir ZEKAYA sahip olan bir kişi yapan bir kapasitesi, kabiliyeti, yeteneği var mıdır? Dr. Sandra F. WİTELSON (   ), daha önce ölen Aynstayn’ın (ö. 1955) BEYNİ üzerinde yaptığı araştırmalarda, Aynştayn’ın BEYNİNİN “matematiksel becerileri” ve “uzay-mekan akıl yürütme” açısından önemli olduğu düşünülen sağ ve sol “pariyetal loblarda” farklı bir yapıya sahip olduğunu gördü. Bununla beraber beynin “paryetal lobunda” olan ve bir kısmı eksik olan “lateral oyuğu” nun daha kısa, “parteyal lobların” da diğer beyinlerin aksine %15 daha GENİŞ olduğunu tespit etti. Benzer yapısal farklılıkların ünlü Matematikçi GAUS (…) ile Fizikçi Siljestrom’un (  ) beyinlerinde de olduğunu tespit etti ve bu şekilde özel bir “ZEKA TÜRÜNÜN” beyindeki yerini bulduğunu iddia etmiştir. Sadece “SAYISAL ZEKA” değil, yani fizikçi ve matematikçilerin değil sanatçı, müzisyen, yazar, aktör, yönetmen ve “sosyal teorisyenlerin” de “yüksek zekalı” veya “DAHİ” olmaları da mümkündür. Acaba “ZEKA” derken neden bahsediliyor?, “ZEKİ İNSAN” kimdir acaba?

Her şeyi bilen “birime” ZEKA, “daha çok bilene” de ZEKİ İNSAN dendiği ileri sürülse de farklı birçok tanımı daha yapılmıştır. ZEKİ İNSAN, birçok şey öğrenme “kapasitesine” sahip olan veya “motivasyonuna” sahip olan bir kişi olarak da tanımlanmıştır. Yararlı veya yararsız bilgi arasındaki farkı en kısa sürede fark edebilene de denir. ZEKA, bir kişinin belli bir “beceri ölçeğinde” aldığı PUANIN yüksek veya düşük olmasına eşittir görüşünde olanlar da vardır.

ZEKA NASIL ÖLÇÜLÜYOR? Beynin özel yapısıyla mı, yoksa işleviyle mi, yoksa deneyimlerimizle mi yoksa çevre şartlarıyla mı? Acaba her insan zeki olma kapasitesine, yeti ve yeteneklerine sahip midir? Zekamızı güçlendirme kapasitesine sahip miyiz? Tüm insanlar bir dizi farklı beceriye mi sahiptir? vb. sorularının çok sık sorulması bu konudaki “kafa karışıklığının” halen devam ettiğinin degöstergesidir.

IQ (entelektüel zeka) nun babası Fransız Alfred BİNET (…), çocukların sözel becerilerini, hafıza/bellek kullanma becerilerini ve matematiksel becerilerini ölçen bir “TEST” geliştirmiştir. BİNET’in “zeka ölçekleri” zamanla İKİ “konsept” daha içermiştir:

1. Aynı yaştaki kişilere göre ne kadar ileride veya ne kadar geride olduklarını göstermek için kullanılan “ZEKA YAŞI”.

2. Zeka yaşının “kronolojik yaşa” bölünmesi ve sonucun 100 ile çarpılması sonucunda hesaplanan “ENTELEKTÜEL ZEKA (IQ)” seviyesi.

Sözel beceri, düşünme becerisinin “ölçülmesini” sağlayacak TESTLER, aslında bir insanın “ZEKİ” olduğunu gösteren en iyi göstergelerdendir. “IQ (Entelektüel Zeka)”, aynı zamanda “kişiler arası becerileri” de dikkate almaz. Bazı insanların “bilmece çözme becerisine” sahip olmasa bile, diğer insanların “manevi halini (“ruhhali”)” anlama veya “insanları nasıl sakinleştireceğini bilme” gibi bazı becerilere sahip olabilirler. IQ testine girmeden önce çokça “alıştırma” yapanların alıştırma yapmayanlara göre daha yüksek puan alması da “testin güvenilirliğini” sorgulamayı gerektirir. “Kapalı sistemler” içeren alanlarda “yüksek zeka” sahibi olduğu görünenler bile “sosyal ilişkilerinde” sorunlara sahip olabilir.

Zekanın bir dizi “BECERİ” olduğu görüşünden yola çıkan Raymound CATTEL (…), DENEYİM veya ALIŞTIRMA olmadan iki şey arasındaki İLİŞKİYİ görme, yorumlama ve kullanma BECERİSİNE “AKIŞKAN ZEKA”, DENEYİM yoluyla elde edilen BECERİLERE ise “KRİSTAL ZEKA” denmiştir. Öğrendiği BİLGİLERİ uygulamaya sokan biri KRİSTAL ZEKAYA sahiptir ve bu kişiye göre “göreli” davranan kişidir. AKIŞKAN zekası yüksek olan birisi KRİSTAL zekayı daha çok kullanabilir.

Zeka bakımından bireysel farklılıklara neden olan faktörler aşağıdaki şekilde sıralansa da bu konuda bilim insanlarının araştırmaları devam etmektedir:

* Beynin “yapısındaki” farklılıklar

* Beynin “işlevlerindeki” farklılıklar

* GEN farklılıkları

* ÇEVRE farklılıkları

* CİNSİYET farklılıkları

* YAŞ farklılıkları

* DENEYİM/TECRÜBE farklılıkları

* ALGI İŞLEME HIZI farklılıkları.

ZEKA ile insanlara özgü becerilerin en “gizlisi” olan “yaratıcılık” arasında bir ilişki vardır ve beyin güçlendikçe daha iyi ressamlar, bestekarlar ve yazarlar olabilmeyi sağlayacak “yaratıcı dahiliğin” sınırlarının çözülebileceği iddia edilir.

Robert J. STEMBERG (   ), “yaratıcı düşünmenin” bir dizi gözle görülebilir “izinin” bulunduğunu iddia ederken, bunun için birincil “bilinçli” ve ikincil “bilinçdışı (bilinçsiz değil)” düşünme süreçleri arasında geçiş yapabilme becerisine sahip olunmalıdır. Bilinç ile ilişkili olarak bilinçdışı süreçte “yaratıcı” insanlar daha düşük bir “kortikal etkinlik” gösterirler. Çocukların “frontal lobları” daha az gelişmiş olduğundan yetişkinlerden daha başarılı olarak “yaratıcı” düşünürler. Stenberg’in (…) üçüncü noktasına göre de “yaratıcılık”, olaylar arasında rahat veya serbest “ilişkiler/bağlantılar” kurulmasını sağlar.

Bazı insanlar sağ beyinin “kavramları” bir bütün olarak daha iyi anlayabildiğini ve ince ayrıntılar yerine “büyük resmi” daha iyi görebildiğini iddia eder. Bu özellik, “şeyleri” ayrı ayrı ve birbirinden bağımsız olarak görmek yerine, bunları “bütüncül” olarak genel bir şekil oluşturacak biçimde “birleştirme” eğilimine dayalı olarak gelişir. Buna göre “yaratıcı bireyler” belli bir noktaya odaklanmış düşüncelerde, yani sorunları çözmek yerine fikirler arasında “bağlantılar” kurma konusunda daha iyidirler.

Yaratıcı insanlar bazen “dışsal bir uyarıcıya” çok çeşitli tepkiler gösterirler ve bunlarda kalp atış hızı, galvanik deri tepkisi ve kortikal artışı gibi faktörler duygusal girdilere göre daha hızlı artmaktadır. Bu durum “içekapanık” tipli insanlarda daha çok görülür.

Yaratıcı insanların içinde bulundukları dünyaya karşı daha hassas olduğu söylenebilir. Birçok sanatçının, şairin, yazarın vb. insanların ne çok “içlerine kapanık” olduklarını da gösterir. Kendilerini şaşırtan ve hassasiyetlerine yönelik potansiyel bir tehlike içeren bir dünyadan ellerini ayaklarını çekerler ve iç dünyalarında teselli ararlar. Yaratıcı insanların çoğunun işlerini yapabilmek için “yalnız kalmayı” tercih etmeleri de bundandır.

Guy Claxton (…), yaratıcılığın sırrının “ruhhalini (manevi halini)” değiştirebilme becerisi olduğunu iddia eder. Eğer yaratıcı bir insansanız beyninizin hangi yarısını daha fazla kullandığınıza bakmaksızın normalde beyninizin kullandığınız yarıküresini “bastırabilir” ve diğer yarı küreyi kullanabilirsiniz.

Yaratıcı beyin sistemlerini çalıştırabilmek ve daha fazla çalışan “mantıksal beyinlerini” kapatabilmek için çok farklı yöntemler deneyenler olmuştur. Kafeinden, afyondan ve birçok uyuşturucudan yardım alanların yanında, bilerek uykudan ve yemekten uzak duranlar da var. Rüyalarında gördüklerinden “ilham alarak” yeni buluş, keşf ve icat yapanlar da olmuştur, halen olmaktadır.

“Otistik” bilginlerin beyin taramaları “sol anterior temporal lobunun” işlevinde bozulma bulunduğu, bundan dolayı da bu otistik bilginlerin sağ beyinlerinin “yaratıcı kaynaklarına” daha iyi eriştikleri de iddia edilmektedir.

Normal bir beynin analitik etkinliğini durduracak ve sağ beyine daha yoğun eğilecek şekilde eğitilmesi durumunda ne olduğunu görebilmek için, beynin etrafının bir dizi güçlü mıknatıs ile çevrildiği “transkraniyal manyetik simülasyon (TMS)” adı verilen bir “teknik” kullanılmıştır. (TMS), depresyonlu hastalarda “elektronvilsif şok tedavisine” bir alternatif olarak test edilen deneysel bir tedavidir. Bu deneyler birçok başarısına rağmen halen matematiksel ve “artistik dehayı” keşfedememiştir. Bu deneylerle ulaşılan sonuçların yorumlamasında dikkatli olunmalıdır.

Duyuşsal ZEKANIN “ana becerilerinden” her biri, çocukluk döneminde birkaç yıla yayılan kritik dönemlerinden her biri için çocuğa faydalı “DUYGUSAL ALIŞKANLIKLAR” yerleştirmekte yardımcı olacak bir “fırsat penceresini” temsil eder. Bu “fırsat” kaçırılmışsa hayatın sonraki yıllarında “düzeltici derslerin” sunulabilmesi daha da zorlaşacaktır. Çocuklukta sinir devrelerin “yontulması ve budanması” erken yıllarda atlatılan duygusal badirelerin ve travmaların yetişkinlik döneminde neden bu denli kalcı ve yaygın etkileri olduğunu açıklayabilir. Psikoterapinin de bu “eğilimlerden” bazılarını etkilemesinin neden bu kadar uzun zaman aldığını ve terapiden sonra bile, yeni iç görüler ve yeniden öğrenilmiş tepkiler ile üstleri “ÖRTÜLMÜŞ/KAPLANMIŞ” olsa bile bunların neden “temelde saklı kaldığını” da açıklayabilir.

Geniş ölçüde olmasa da hayat boyu esnekliğini koruyan beyindeki bir değişiklik, bir sinaps bağlantısının kuvvetleneceğine işaret eder. En fazla çocukluk döneminde görülse de her türlü ÖĞRENME, beyindeki değişiklikleri gerçekleştirdiği gibi, duygusal alışkanlıkların sinirsel düzeyde bile biraz süreli bir çaba ile hayatın her döneminde biçimlendirebildiğini gösterir. Travma sonrası stres bozukluğunda (PTSD), hatta terapide bile beyinde olan şeyler, tekrarlanan veya yoğun yaşanan tüm duygusal deneyimlerin neticesinde oluşan olumlu ya da olumsuz etkilerin benzeridir.

Bu tür derslerin en anlamlı/manalı olanlarından bazıları çocuğa anne-baba tarafından verilir. Bebeklerin duygusal ihtiyaçlarını ahenk/uyum içinde karşılayan ve kabul eden ya da empatiyle terbiye eden anne-babalar ile kendine dönük, çocuğun sıkıntısını görmezden gelen veya bağırarak, vurarak, “keyfi” bir terbiye veren anne-babaların çocuğa aşıladığı DUYGUSAL ALIŞKANLIKLAR birbirinden çok farklıdır. Bir anlamda pek çok psikoterapi yöntemi, hayatın önceki dönemlerinde saptırılmış ya da tamamen eksik kalmış şeylerin telafisi için verilen bir “ÖZEL DERS” dir. Buna göre çocuklara, duygusal becerileri besleyip yetiştiren/yerleştiren ŞEFKATİ ve REHBERLİĞİ daha ilk baştan sağlayarak, ileride özel derslere (terapiye) ihtiyaç duyulmasını önlemek için elimizden geleni yapmalıyız.

Beynin duyuşları üreten yönünün bilişsel ve düşünsel yönü üzerinde “egemen” olabilme, hatta onu “felce” uğratabilme gücüne sahip olduğunu hepimiz hayatımızda en az bir kez karşılaşmışızdır.  Geleneğimizde eğitim alan çocuklarımıza, özellikle sınava girecek çocuklarımıza “Allah zihin açıklığı versin” diyerek başarı dileklerimizi dua netliğinde söylerken, aslında örtük olarak beyninin duyumsayan duyuşsal yönünün, düşünen, bilişsel yönü üzerindeki egemenliğini zımnen kabule etmekle birlikte, başarının/muvaffakiyetin da “her şeye kadir olan Allah’ın DİLEMESİ” ile gerçekleşebileceğinin toplumsal ve bireysel inancımızın temellerinde nasıl bir yer edindiğinin de göstergesidir. Bunun için “başarı dilemek” hususunda “muvaffakiyet” kelimesinin kullanılmasının izleri de var.

Kaygılı, öfkeli ya da bunalımlı öğrenciler, bilgiyi etkin biçimde alamazlar, alsalar da iyi işleyemezler ve doğru, kolay öğrenemezler. Bunlarla birlikte kuvvetli olumsuz duygular dikkati kendi “takıntılarına” çevirerek, zihin odağını değiştirme çabasını aksatırlar. Bu olumsuz duygular müdahaleci bir durum/hal alıp diğer tüm düşünceleri “bastırarak”, o anda yapılması gereken işe “dikkatini verme” çabalarını sürekli engellerler. Ailesinde anne-baba sorunları yaşayan çocuklar bu durumu çok sık yaşarlar. Klinik depresyonda “çaresizlik” düşünceleri tüm diğer düşüncelere baskın çıkar. Burada kaybolan, yapılmakta olan iş hakkındaki tüm bilgileri belleğinder tutma yeteneğinin, yani işleyen belleğin/hafızanın kaybolmasıdır. İşleyen belleğe “hisler” ile duyguların beyinde buluştuğu yer olan “prefrontal kortekse” giden limbik sinyallerin engellenmesi eşlik eder.

“Olumlu motivasyon” olarak nitelendirilen heves, güven gibi duyguların harekete geçirilmesinin başarıdaki rolü çok yüksektir. Kendi kendilerini motive ederek çok sıkı bir çalışma programı uygulayan dünya çapındaki bilim insanları, sporcular, müzisyenler, satranç ustalarının çocukluktan itibaren düzenli ve disiplinli çalışmakla seviyelerini sürekli yükseldikleri görülmektedir. Yüksek zeka seviyeleri ve yeteneklerine rağmen çok “sıkı” çalışmak gerektiği de gözden uzak tutulmamalıdır. Bu “sebat” ise “dayanma gücü” gibi duygusal özelliklere bağlıdır.

Düşünmek, planlamak, uzak bir hedefe hazırlanmayı devam ettirmek, sorunları çözmek gibi yeteneklerimizi bazen duygulanmalarımız, heyecanlarımız, tutkularımız engeller ya da güçlendirir. Aynı şekilde doğuştan gelen potansiyel yaratılış özelliklerimiz, “zihinsel yeteneklerimizi” kullanma kapasitemizin sınırlarını çizdiği gibi, hayatta neler yapabileceğimizi de genellikle duygularımız belirler. Yaptığımız iş, “heves” ile, “keyif” ile, hatta uygun seviyede bir “kaygı ve stres” ile motive olduğumuz ölçüde bizi başarıya ulaştırır. İşte “duygusal zeka” tam da bu anlamda temel bir yetenek olmakla birlikte, diğer tüm yeteneklerimizi “bileyerek” ya da “körelterek” derinden etkileyen bir güçtür. Güç ve kuvvet sadece Allah’ın desteğiyledir. O’nun lütfu, desteği ve yardımıyla ve “dilemesiyle” başarı (muvaffakiyet) gelir.

Paul EKMAN (..) ve Seymour EPSTEİ)N (..), DUYGULARI ZİHİNSEL YAŞAMIN geri kalan kısmından “ayıran özelliklerin” temel bir listesini oluşturmuşlardır.

Zihnin duyuşsal yönü bilişsel yönünden çok daha HIZLIDIR ve bir an bile beklemeden ne yaptığını/yapacağını gözden geçirmeden eyleme atılmak ister. Bu “HIZ”, zihnin DÜŞÜNEN BİLİŞSEL yönünün bir “işareti/göstergesi” olan ÖLÇÜLÜ ve ANALİTİK DÜŞÜNMEYE pek imkan tanımaz, fırsat vermez. Zihnin bu hızı, insanın tarihi gelişim sürecinde dikkat etmeyi gerektiren OLGULAR karşısında, karşılaşacağı “tehditler” karşısında aniden vermesi gereken TEPKİ ya da alması gereken TEDBİR için ve TEMKİNLİ olmak için gelişmiş bir “savunma mekanizması” görevi de yapar. Bu “İHTİYAT HALİ”, oluşan sorunlar oranında cevap verme zorunluluğundan ortaya çıkmıştır ve bu vereceği, bulacağı cevap için “DURUP DÜŞÜNMEYE” fazla zaman bulamayan organizmaların, yavaş tepkili GENLERİN “aktarabilecekleri” bir şey üretme ihtimali de çok zayıftır.

Zihnin DUYGUSAL/DENEYİMSEL yönünden kaynaklanan hareketler/tepkiler, fazlalıklarından arındırılmış ve basitleştirilmiş bir “BAKIŞAÇISININ” ürünü olan ve kuvvetli bir “kesinlik hissi” taşıyan hareketlerdir ve ZİHİNİN bilişsel yönünün pek kavrayamayacağı bir “tepki/hareket” dir. Tehlike geçtiğinde, ortam yatıştığında, hatta bazen bir “tepkinin tam ortasında”, “neden/niçin yaptım?” diye düşünürken kendimizi buluruz. Bu anda bu durum zihnin bilişsel yönünün “uyanmasının” bir işaretidir.

Bir duyguyu başlatan şey ile duygunun “patlak vermesi”, tepki göstermesi, harekete geçmesi arasında geçen süre/zaman neredeyse “küçük bir AN” dan ibaret olduğundan, ALGIYI “tartarak değerlendiren mekanizmaların” saniyenin binde biri ile hesaplanan BEYİN ZAMANI ile ölçüldüğünde bile büyük bir HIZ gösterebilmesi gerekir. Eyleme geçme ihtiyacının değerlendirilmesinin “otomatik” ve hiçbir zaman “bilinç düzeyine ulaşamayacak kadar hızlı” olması gerekir. Bu hızlı ve örtük/gizli “el altından duygusal tepki çeşidi”, gerçekte ne olup bittiğini daha tam anlamadan üstümüzden geçip gider (arazide, görmediği halde, yılan görme tepkisi).

Bu “hızlı algılama tarzı” hız uğruna “isabetliliği” feda eder. Çünkü genel görüntüye ya da bu görüntünün en çarpıcı yanlarına karşılık verir. Her şeyi bir bütün olarak ve bir arada görerek dikkatli bir analize zaman ayırmadan TEPKİ GÖSTERİR. Bu “İZLENİMİ”, ayrıntıların özenli biçimde değerlendirilmesine baskın çıkan canlı ögeler belirleyebilir.

Zihnin duygusal yönü bir “duygusal gerçekliği/hakikati” bir anda okuyarak kime/neye dikkat edeceğimizi, kime güveneceğimizi, kimin sıkıntıda olduğunu bildiren “ANLIK SEZGİ” ile karar vermeyi sağlaması büyük bir avantaj sağlar. Zihnin duygusal yönü insan için tehlikelere karşı bir “radar görevi” de yapar. Tehlikeli bir durum ile karşılaşan insan, zihninin bilişsel yönünün karar vermesini ve tepki göstermesini bekleseydi, sadece hata yapmak ile kalmaz belki ölürdü. Bu tür İZLENİMLERE ve SEZGİSEL YARGILARA bir anda, göz açıp kapayana kadar varılması gerekebildiğinden zihnin bilişsel yönünün yanlış karar verip yanılması aslında bir “dezavantaj” dır.

Acil durumlar karşısında ne yapılacağı ya da nasıl karşılık verileceğini düşünmeye zaman harcamadan tepki göstermek, karşılık vermek üzere insanı harekete geçirebilen “yüz/surat” ifadelerindeki hafif değişiklikleri belirlemek için, kendi geliştirmiş olduğu “sistemi” kullanan Paul Ekman, YARIM saniyeden az bir süre içinde, insanın yüzünden gelip geçen bütün “mikro duyguları” izleyebilmiş ve TEPKİYİ doğuran olaylar “yarım saniyenin bir kaç bininde biri” kadar bir süre sonra duygusal ifadeleri, yüz kaslarındaki değişikliklerde kendini göstermeye başladığını, belli bir duyguya özgü fizyolojik değişimlerin başlaması da, kan akışının yön değiştirip nabzın hızlanması gibi “bir saniyenin kesirleri” içinde olduğunu tespit etmişti. Bu hız özellikle ani bir tehdidin doğurduğu korku gibi yoğun duygularda ortaya çıkar.

Duygunun “TAM YOĞUNLUK HALİ” günler saatler dakikalar değil, saniyeler ile ölçülecek kadar kısa sürer. Değişen şartlara rağmen bir duygunun uzun bir süre beyni ve bedeni istila etmesi zararlıdır. Tek bir olayın yol açtığı duygular, olay geçtikten sonra da çevremizde olup biten diğer şeylere bakmaksızın bize “hakim olmaya” devam etseydi, o zaman hislerimiz bize doğru yolu gösteremezdi. Duyguların daha uzun sürmesi için aynen sevdiğimiz birinin ÖLÜMÜNÜN bizi “yasa boğması” gibi, uyarıcının sürekliliğini koruyarak, sonuçta o duyguyu sürekli “uyandırması” gerekir. HİSLER saatlerce içimizde kaldığında, daha “suskun” bir biçimde manevi hallae (“ RUHHALLERİ”) olarak devam ederler. Manevi hallaer (“ruhhalleri”) “duygusal bir ton” verir, ama algılama ve hareket tarzını duygunun en yoğun olduğundaki hareketi kadar güçlü bir şekilde belirleyemezler.

Kişilerarası zeka becerisine/yeteneğine sahip olanlarda uyum/ahenk sağlama yeteneğine sahip olanların yakın ilişkilerin korunmasında esas olan bir duygusal beceri sahibi KİŞİLERARASI ZEKANIN parçaları olarak da tanımlanabilen becerileri 4 farklı kategoriye ayırabiliriz:

1. Grupları organize edebilme

2. Tartışarak çözüm bulma

3. Kişisel bağlantı kurma

4. Sosyal analiz yapma

Bu “beceriler” kişilerarası ilişkilerin sorunsuz yürümesini sağlar ve çekiciliğin, sosyal başarının ve “karizmanın” gereken unsurlarıdırlar.

Sosyal ilişki zekası/yeteneği/becerisi yüksek olan kişilerde aşağıdaki özellikler görülür:

1. İnsanlarla bağlantıyı rahatça kurabilirler.

2. Sosyal ilişki kuracaklarının tepkilerini, hislerini akıllıca okuyabilirler.

3. Onları yönlendirebilirler.

4. Organize edebilirler.

5. Her etkinlikte “alevlendirebilecek tartışmaların” üstesinden gelebilirler.

6. Doğal liderdirler.

7. Dile getirilmeyen bazı ortak fikirleri ifade edebilirler.

8. Fikirlerinin ifadesini bir topluluğa, hedeflerine doğru yöneltecek şekilde açıklayabilirler.

9. Diğerlerinin birlikte olmaktan hoşlandıkları kişilerdir ve duygusal olarak besleyicilerdirler.

10. İnsanları iyi bir “manevi hale (ruhhaline)” sokabilirler.

11. Böyle insanlarla birlikte olmak “ne kadar büyük bir zevk” türünden sözlerin söylemesine neden olurlar.

Bu “kişilerarası yetenekler/zekalar”, diğer duygusal zeka türleri üzerine kuruludurlar. Bunlar insanın kendi ihtiyaç ve hislerinin ve bunların nasıl karşılanabileceğinin akıllıca kavranmasıyla dengelenmezse “içi boş bir sosyal başarıya” yol açabilir. Birinci sınıf bir “sosyal bukalemun”, yani “iyi izlenim bırakma ustası” olurlar. Sevilmek ya da beğenilmek için beraber olduğu kişiler nasıl istiyorsa öyle görünürler. Sağlıklı olan, kendine karşı dürüst olarak sosyal becerileri dengeleyip onları bir bütünlük içinde kullanmaktır. Birlikte oldukları kişiler kim olunsa olsun, ona deli gibi “tıpatıp uymaya” çalışırlar. Pazarlamacı, politikacı, avukat, tiyatrocu, sinema oyuncuları vb. meslekler revaçtadır bunlar için. “halk dalkavukları!” tabiri de bunlar için uygun bir söylem olabilir.

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ