Bir konuyu hızlı biçimde öğrenip kavrayarak, konu hakkında hızlı ve çabuk karar vermek gerektiğinde sahip olmamız gereken sağlam bir iradenin yanında, iyi ve doğru çalışan “kıvrak” bir zekaya ihtiyacımız olacaktır. Kararsız kalmanın getirebileceği tehlikeler bazen en yanlış karardan daha kötü sonuçlara götürebilir insanı. Bu sırada konunun açık ve örtük anlamlarının da olabileceğini “sezginin” de yardımıyla dikkatli ve hızlı bir şekilde anlayarak karara varabilmek gerekebilir. Hızlı kavrama, ince düşünme, çabuk karar vermeyi de içinde barındıran “kıvrak zekâ” olaylar ve olgular hakkında hızlı ve doğru karar vermeye yardımcı olacaktır.
"Pratik zekâ" söylemiyle de kıvrak zekânın kastedildiği durumlar vardır. Kısa yoldan çok çabuk bir şekilde sonuca ulaşarak sorulara ve sorunlara çözüm bulmak, pratik yoldan işi halletmek, soruyu çözmek, sorunu gidermektir pratik zekanın anlamı.
Kıvrak zekâ için sözlüklerde ön hazırlıksız, doğal bir biçimde doğuştan sahip olunan yeteneklerle kavrama anlamına geldiği de söylenmektedir. Fazlaca beyin egzersizi yapmadan, oyalanmadan, kendiliğinden ve adeta otomatik olarak (bir refleks gibi) kendini gösterdiği ileri sürülür.
Düşünmenin yavaş ve sakin olarak, hatta durarak (dur ve düşün!) gerçekleştiği kabul edildiğinde, kıvrak zekanın "derin " düşünme ile çeliştiği anlaşılabilir. Düşünmede önemli olanın “kaynak” olduğundan ve “kıvraklık” ile de "işlekliği" kastedersek konuya her halde biraz daha açıklık kazandırmış oluruz. Özellikle çok fazla “derinlik” gerektirmeyen düşüncelerde kıvrak zekânın yardımı daha kolay görülebilir.
Zekâ bir psikomotor güç olarak, benlik (nefs) sağlığının oluşmasında ve korunmasında en önemli etkenlerden birisi olarak görülür. Zekânın sürekli işlek olması, sorunların, problemlerin çözümlerinde aktif ve hızlı olarak kullanılmasını gerektirir. Bazı soruların, sorunların çözümünde yavaş olmak sorunların, problemlerin daha da içinden çıkılamaz hale gelmesine neden olabilir. Elbette aceleciliğin de neden olabileceği olumsuzluklar vardır. Fakat sorunlar, problemler hızlı bir şekilde kavranıp kıvrak ve pratik çözümler üretilmelidir. Kıvrak zekâda önemli olan, yalnızca sürattir.
İnsanın hayatında nadiren karşısına çıkacak fırsatları iyi kullanıp değerlendirmesi gerekebilir. Kaçan fırsatlar kıvrak zekânın kullanılmamasından olmamalı. Kıvrak zekâ bazen hayat mücadelesinde başarılı olmanın ön şartı bile olabilir. Özellikle “hız çağı” olarak adlandırılan günümüzde “kıvrak zekânın” önemi daha da açık görülmektedir.
Bizim kıvrak zekâmızı harekete geçirip hızlı düşünmemizi engellemek isteyenler, oluşturdukları “yapay gündemlerle” bizi meşgul edip “aklımızı çelmek” isteyebilirler. Bizi gereksiz ayrıntılarla uğraştırıp yavaş düşünmemizi sağlayarak başarısızlığa “mahkum” edenler, bizim esas işimizi yapmamız için gereken zamanı ve ortamı kaybettirerek elimize geçen fırsatları boşa harcamamıza neden olabilirler.
Düşünmeyi pek gerektirmeyen, hatta düşünüldüğü takdirde “kapalılığı ve bilinmezliği” daha da artan olay ve olgularda, günlük kullanılan temel bazı eşyanın felsefesini yapmak, bunları “derinliğine düşünmek” çok yanlış olabilir ve bizi “kıvrak zekâmızı düzgün ve doğru kullanmaktan uzaklaştırabilir.
"Acele işe şeytan karışır" gibi sözler daha çok derinlikli ve incelikli araştırma ve incelemeyi gerektiren konularda ön hazırlığı tamamlamadan aceleyle karar vermeyi kasteder. Bazen kıvrak zekâyı kullanmayı gerektirmeyen, üzerinde düşüncenin “yoğunlaştırılması” gereken durumlar da vardır ki, bu gibi durumlarda kıvrak zekâyı kullanmak zararlı bile olabilir.
Hiç beklenmeyen bir soruyla, hiç beklenmedik bir zamanda ve yerde cevap vermek gerektiğinde, bir tehlikeyle veya düşmanla önceden tahmin edilmeyen, akla gelmeyen bir sorunla karşılaşıldığında zekânın hızlı kullanılması gerekir, ama bu kıvrak zekânın bizzat kendisini ifade etmez.
Sıradan insanları kıvrak zekâya alıştırmak akademisyenleri, öğretmenleri, düşünürleri, ideolojik düşünen politikacıları alıştırmaktan daha zordur. Sıradan insanlar bilmedikleri konular hakkında anlayabildikleri kadarıyla bir fikir yürütürler. Fakat diğerleri yanlışa düşme riski ve tehlikesini göz önüne alarak daha temkinli ve dikkatli olmak zorundadır. Sıradan insanların kitlesel eğitimlerle hızlı düşünme yetileri biraz geliştirilebilse de diğerlerinin yetileri ancak kıvrak zekâya telkinle, teşvikle ve hatırlatmayla geliştirilmeye çalışılır. Çünkü kıvrak zekâ bilgi ve tecrübe birikimi ve “derin bilgi” isteyen bir yeti olmasına rağmen, aynı zamanda “mekanik alanda” da ona ihtiyaç olur. Düşünme eylemine günlük hayatlarında çokça ihtiyaç duyanlar, karşılaştıkları hemen her sorunda, "bu konu iyice araştırılması gereken bir konudur!" gibi temkinlilik ifade eden bir sözle karşılık verirler. Bunları bu alışkanlıktan kurtarmak için telkine, teşvike ve hatırlatma metoduna sürekli başvurulmalıdır. Görülecektir ki sorunların birçoğu “kıvrak zekâ” ile halledilebilmektedir. Elbette bazı sorunların giderilmesinde engellerle karşılaşılacak ve bu sorunların kıvrak zekâ ile halledilemediği, sorunun araştırma gerektiren bir sorun olduğu anlaşılacak ve buna göre davranılacaktır.
Toplumda azınlığı oluşturan dahilere ve aptallara kıvrak zekâ ile ilgili bir çalışma yapmanın gereği yoktur. Bunlar genellikle toplumun nüfusunun %10'u kadarını teşkil ederler. Kalan yaklaşık %90'lık nüfusu oluşturanlara geliştirme çalışması uygulanabileceği iddia edilir.
Hızlı uygulama ve çabuk bağlantı kurma olarak tanımlanabilen zekâ “psikomotor gücünün” aslında kıvrak zekâyı da tanımladığını görüyoruz. Dolayısıyla kişinin kıvrak zekâ sahibi olmasını teşvik etmek demek, zekâsını gereğince ve tam kapasite olarak doğru kullanmasını istemek demektir. O zaman kişilerin zekâlarını kullanmaları, bunu “kıvrak kullanmaları” için nasıl yardımcı olunabilir sorusunun cevabı aranmalıdır.
Zekânın kullanılmasının ilk basamağı olan "algının hızlı gerçekleşmesi” için algılananın uyarıcı etkisinin yüksek olması gerekir. Kişi dikkatini sürekli "tetikte" tutarak, algılanacak şeye hazırlıklı olmak için öngörüsünü harekete geçirmelidir. Aksi takdirde beklenmedik sorunlarla karşılaşılabilir. Önemli olan daha sorun çıkmadan, sorunla karşılaşmadan önce dikkati adeta refleks halinde "uyanık" bulundurmak gerekir.
Zekânın kullanılmasının amaç değil araç olduğunu hatırımızdan çıkarmamalıyız. Zekâyı kullanmayı amaç olmaktan çıkarmanın göstergesi de onu kendi haline bırakmak ve doğal/tabii olarak oluşmasını sağlamaktır. Zekânın, kıvrak zekâ aracı olarak kullanımı doğal ve kendiliğinden olmalıdır.
Karşılaşılan bir soru/sorun/problem de sahip olunan zekâyı kullanmayarak, buna bir de "tehlike" bahanesi uydurularak riske girmemenin arkasına sığınılmamalıdır. Sorunları zamana yayarak aşma metoduyla hareket ederek, "zaman en iyi çözüm yoludur" bahanesiyle sorunları çözümsüz bırakmak, bizi sorunun bir parçası haline de getirebilir. Bu tavır kararsızlık göstergesidir ki, kararsızlık da genellikle en kötü karardan daha zararlı olur.
Yavaş düşünerek doğru karar vermenin önemini bilen insanlar, yavaş düşünme gerektirmeyen, hızlı karar vermeyi gerektiren, çoğunlukla mekanik olgularda dikkatli ve uyanık bir şekilde kıvrak zekâlarını harekete geçirerek, işlerini sürüncemede bırakmadan pratik kararlar alabilmelidirler. Aldıkları pratik kararların doğru olduğunu bilip hızla uygulamaya geçmeli, geç kalmamaya özen göstermelidirler.
ZİHİN – BEYİN TEMELLİ EĞİTİM VE ÖĞRETİM Programı tasarlayıp müfredatını oluştururken önce “zihin” ve “beyin” kavramlarını doğru anlamak ve anlamlandırmak gerekir. Bunun için de insanı tüm yönleri ve boyutlarıyla öğrenerek bilmek ve tanımak gerekir. İnsanın potansiyel doğal/tabii eğilimlerinin, yaratılışta kazandırılan özelliklerinin (hilkat hasletleri), doğal eğilimlerinin, varlık olarak kendisine verilen varoluşsal öncül bilgilerin farkında olarak biyolojik, fiziki ve kimyasal yapısının bir bütün olarak bilinmesi ve tanınması gerekir. Zihnin “yapıtaşlarını” ve bunların “işlevlerini” bildiğimizde, ancak o zaman insana uygun doğru ve iyi bir eğitim tasarlayabilme imkanına sahip olabiliriz kanaatindeyim.
İnsan için tasarlayacağımız eğitim programının insanın yaşadığı hayatın bireysel ve sosyal yönlerini geliştirmeye de uygun ve uyumlu olması gerekiyor. Bunun için insanın doğuştan sahip olduğu “yatkınlıklara” yönelmeyi sağlayan doğal eğilimleri ve özellikleri, varoluşsal öncül bilgilerden olan duyuları ve duyguları titiz bir şekilde nasıl koruyup “işleteceğinin” hatırlatılmasına ve bunların farkında olarak verimli kullanabilmesi için uygun bir ortam, çevre oluşturulması, hazırlanması gerektiğini de bilmek gerekiyor. İnsanın “bilmeyi bilmesi”, hatta “düşünmeyi düşünmesi” için gereken bilişsel yeti ve yetenekleri kullanmasını sağlayacak şekilde planlanması için dikkatlice tasarlanması gerekiyor. Aklını ve cüzi/özgür iradesini güçlü bir şekilde geliştirip kullanabileceği fırsatlar ve imkanlar oluşturulmalı.
Zihninin hem bilişsel yönünü hem de duyuşsal yönünü ve benliğini temizleyip tezkiye edeceği, arındıracağı, yeni değerler üretebileceği bir hayata uyum sağlayıp katma değerler oluşturabileceği bir “zekaya” sahip olduğunun farkında olarak onu her an “işletmeye” hazır tutmasını sağlayacak bir eğitim tasarlamak gerekiyor.
Bütün bu şartları sağlayıp ihtiyaçları karşılayacak bir eğitim ve öğretim için bilgi öğrenmeyi sevdirip öğrenmeyi özendirecek bilgiler üreterek bilimin aydınlığına yönlendirecek ve Mehmet Akif Ersoy merhumun dediği gibi, üretilen bilgiyi ve bilimi “asrın idrakine söyletebilecek” bir eğitimi tasarlayarak öğrencileri iyi ve donanımlı yetiştirecek her seviyede nitelikli eğitim ve öğretim kurumları “kurgulamak” gerekiyor.
Son yıllarda gelişen,
GÖRÜNTÜLEME TEKNİKLERİ (Radyoloji),
ELEKTRO FİZYOLOJİK ÇALIŞMALAR (Nöroloji),
NÖRO PSİKOLOJİK TESTLER (Psikiyatri, Nöroloji, Psikoloji)
gibi ileri araç, yöntem ve tekniklerle beynin yapısı ve işlevleri ile ilgili önemli bilgilere ulaşıldı. Bu bilgi birikimi eğitim de dahil olmak üzere birçok alanda yeni tartışmalara ve önemli gelişmelere neden oldu.
Yine son yıllarda BİLİŞSEL, DUYUŞSAL, YAPILANDIRICI (inşacı) ve DAVRANIŞÇI yaklaşımlar çerçevesinde gelişen anlayışlar, öğrenme ve öğretme ile ilgili teori ve modellere teorik destek sağladı. Hatta NÖRO PSİKOLOJİ, BİLİŞSEL SİNİRBİLİM, NÖRO FELSEFE gibi yeni “dallar” ortaya çıktı. Eğitimde BİREYSEL FARKLILIKLAR, BAĞLAMSALLIK, KARMAŞIKLIK (komplekslik, giriftlik ön plâna çıkan önemli üç kavram oldu.
İnsan, içinde yetiştiği ve bulunduğu ortam ve kendi özel şartlarından hareketle, tüm karmaşıklığı (giriftliği) ve bütünlüğüyle anlaşılmaya çalışılıyor. Artık öğrenme, hayat boyu süren ve kişinin içinde yaşadığı ve yetiştiği kendine özgü biyolojik, ekonomik, sosyo-kültürel vb. boyutlarında aktif olarak yapılandırılan öznel ve dinamik oluşumlar şeklinde tanımlanmaktadır. Öğretim, öğrenciye çeşitli öğrenme metotlarıyla bilgi ve beceri kazandırarak öğrencinin hayata uyum kapasitesinin aktifleştirilmesi olarak tanımlanıyor. Eğitim ise eğitilenin mizaç ve huy özellikleri üzerinden sağlıklı bir karakter gelişimi ve kişilik oluşumu ile ona istenilen tutum ve davranışları kazandırma süreci olarak tanımlanıyor.
Okullarda bile toplu halde ve tek tip eğitim ve öğretim yerine her bir öğrenciyle bire bir ilgilenilen, öğrenci merkezli ve çok boyutlu eğitim ve öğretim yürütülmesinin gerekliliği savunuluyor. Öğrenciye yönelik bireysel psikolojik danışmanlık ve rehberlik hizmetleri çok önemli görülüyor. “Öğrenmeyen ve başarısız olan öğrenci” anlayışı veya “Mutlaka verilmesi ve öğretilmesi gereken bilgiler vardır” anlayışı yerine; “Her bir öğrenenin yetenekleri, istekleri ve eğilimlerine göre özelleştirilmiş bilgiler ile eğitim ve öğretim yapılmalıdır” anlayışı yaygınlaşıyor.
Bu süreçte yapılan araştırmalardan elde edilen verilerle,
ÖĞRENME ya da ALILAMA STİLİ
DUYGUSAL STİL
YARI KÜRESEL EĞİLİM
ÇOKLU ZEKÂ
YAŞANTISAL ÖĞRENME
KENDİ KENDİNİ DÜZENLEYEREK ÖĞRENME
AKTİF ÖĞRENME
İNTERAKTİF ÖĞRENME
BAĞLANTISAL ENFORMASYON
BEYİN TEMELLİ ÖĞRENME…
vb. çok sayıda öğrenen merkezli model oluşturuldu.
Özellikle son yıllarda sosyal bilişsel teori ve sosyal bilişsel sinir bilim dallarının da katkısıyla eğitimle ilgili araştırmalarda toplumsal bağlam önemini daha da artırırdı. Önceleri daha çok bilişsel düzeyde ele alınan konulara duyuşsal, sosyal ve kültürel boyutlar da eklendi.
Genelde eğitim, özelde öğrenme ve öğretme gibi insana ait konuları; biyolojik, psikolojik, sosyokültürel vb. tüm boyutlarıyla, boyutlardan birini diğerlerinin gölgesinde bırakmadan veya sadece bir-iki boyuta indirgemeden ele almak ve anlamaya çalışmak gerekir.
Eğitim alanında ortaya çıkan davranışçı, bilişsel, duyuşsal ve yapılandırmacı yaklaşımlar çerçevesinde çok sayıda teori geliştirildi. Her teori ve önerdiği modeller hangi yaklaşım esas alındıysa o bağlamda değerlendirilmeli. İndirgemeci bir anlayışla yeni olan ne ki! Biz bunu zaten biliyorduk… vb. erken ve sığ sonuçlara gitmemek gerekir.
Herhangi bir zihinsel işlev anında beynin nasıl çalıştığı ve beyinle haber ve bilgi alınması, hatırlanması, unutulması vb. sırasında beynin kendisini nasıl organize ettiği son yıllardaki ileri seviyedeki beyin çalışmalarına rağmen henüz yeteri kadar bilinmemektedir. Fakat yine de mevcut beyin çalışmalarından elde edilen bilgilerle eğitim, öğretim, öğretme ve öğrenme konularında birçok şeyler söylenebilmektedir.
Öğrenme ile yaşantıya bağlı olarak nöron un ve nöronal ağların yeniden organize olduğu ve zamanla değişen şartları, ortaya çıkan ihtiyaçları karşılamak için beyinde sürekli olarak kendi kendini düzenleme ve yenilemenin devam ettiği görüldü. Bu yeni bulgular ile beynin daha önce düşünüldüğünden çok daha fazla biçimlenebilen ve şekillenebilen bir organ olduğu anlaşıldı.
Daha önce işlevsel değişiklikler ile yapısal değişiklikler arasında keskin bir ayırım yapılırken, elektro mikroskop ile yapılan çalışmalar sonucu bu keskin ayrımlar ortadan kalktı. İşlevsel değişikliklerin sinir hücresinde aynı zamanda yapısal değişikliklere de neden olduğu, öğrenme ile sinir sisteminde hem işlevsel hem de yapısal değişikliklerin gerçekleştiği görüldü. Aynı zamanda zenginleştirilmiş çevrenin önemi de ortaya çıktı.
Sinapslardaki (nöronal ağ) değişikliklerin sadece beynin gelişme süreci ile sınırlı olmadığı ve tüm hayat boyu devam ettiği görüldü. Fakat belli becerilerin gelişimi için, bu gelişimin daha kolay olduğu belirli dönemlerin söz konusu olduğu tespit edildi. İlk 3 yaştaki gelişimin 40 yaşından sonraki gelişimin 5 katı olduğu görüldü. Yabancı dil öğreniminin 3 yaşından itibaren başlatıldığında daha verimli olacağı iddia ediliyor.
Sosyal yoksunluğun ve stresin gerek büyüme gerekse yetişkinlik döneminde öğrenme sürecine katılan beyin yapılarında geçici ve kalıcı değişikliklere yol açtığı belirlendi. Nöron ölümünde artış ve nöronal ağların (sinaps) gelişiminde azalma tespit edildi. Öğrenmede etkin olan beynin bazı bölümlerinde geçici ve kalıcı hasarlar, reseptör (algılayıcı) de hassasiyet azalması belirlendi.
Öğrenenlerin yarı küresel eğiliminin, öğretimin etkinliği ve başarısını etkileyen faktörlerden birisi olduğu görüldü. Yarı küresel eğilim ile kişilik tipleri, akademik alanlar, zeka türleri, öğrenme sitilleri (duyumsal stiller), duygusal stiller ve başarı arasında ilişkiler olduğu ortaya kondu.
Mikrobiyolog, parçacık fizikçisi gibi yapısal düzeyde iş yapan profesyonellerin daha çok sol yarı küre yönelimli,
Mimari, astronomi, mühendislik vb. makroskobik alanda çalışan profesyonellerin ise sağ yarı küre yönelimli;
Keşfedici, icat edici yaratıcılığın ise her iki yarı kürenin tamamlayıcı işlevlerinin sonucu olduğu iddia edildi.
Konuşma hangi yarı kürede dominant ise o yarı kürenin o kişide dominant olduğu tespit edildi. Wada yöntemi ile konuşmanın hangi yarı kürede dominant olduğunu anlamak için, boynun iki yanında bulunan juguler damarından amorbital madde şırınga ediliyor. Soldan verilen bu sıvı ile sol yarımküre bloke edildiğinde konuşma da sorun çıkarsa bu kişinin sol yarıküre sinin dominant olduğu (en azından konuşma açısından) anlaşılıyor. Sorun çıkmazsa sağ yarıkürenin dominant olduğu anlaşılıyor.
Farklı yarı küresel eğilime sahip insanlarda kişilik eğilimleri arasında da farklılıklar olduğu iddia ediliyor. Araştırmalarda yarı küresel eğilim ile öğrenme stili arasında da doğrudan ilişki olduğu görüldü.
Yapılan son araştırmalar ve bulgular uzmanların tahminlerinin de ötesinde beynin karmaşık bir organizasyona, esnekliğe ve dinamizme sahip olduğunu işaret etmektedir. Hemen tüm zihinsel işlemlere nörofizyolojik sürecin etki ettiği görüldü. Salt sol ya da sağ yarı küre tarafından düzenlenen bir zihinsel işlevden ve yine duygudan arınmış bir zihinsel işlevden bahsetmenin neredeyse mümkün olmadığı ortaya çıktı.
Öğrenenin öğrenme sitilini bilmek, duygusal stilini bilmek dolayısıyla yarı küresel eğilimini bilmek, öğrenmeyi doğrudan etkileyen bireysel farklılıklara dikkat edip öğretimi bu doğrultuda düzenleyerek beynin işlev görme tarzı ile uyumlu hale getirmenin öğretimin niteliğini arttırdığı biliniyor.
Öğrenenin yarı küresel eğilimi ve uygulanan öğrenme, öğretme modeli arasında kurulan hassas denge sayesinde, öğrenen ile öğretim arasında uyum veya en azından yapıcı bir çatışma sağlanır. Yıkıcı çatışmadan kaçınmaya çalışılır.
Beyin–zihin temelli öğrenmede farklı öğrenme–öğretim modelleri, yaklaşımları geliştirildi. Bunları sınırlandırmak mümkün değil, doğru da değil. Önemli olan belli bir modelin diğerlerine tercih edilmesi değil, beyin temelli öğrenmenin ilkeleri ve bu ilkelerin nasıl uygulanacağıdır.
İnsanın çok boyutlu, çok katmanlı, karmaşık bir yapısının olduğunu, bu yapısına ait akıl, zeka, dürtü/güdü/tepi (istek), eğilim, kalp, vicdan, gönül, fıtrat, nefs, yeti, yetenek, duyu, duygulanma, sezgi, arzu, öfke vb. gibi birçok elemanlara ve donanımlara sahip olduğunu bildiğimizde, sadece zihin-beyin temelli bir öğrenmenin yeterli olmasını bekleyemeyiz. Duyguların, değerlerin, erdemlerin de işin içine katılmasının öğretim ve eğitimin yeterliliği için çok önemli olduğu bilinmelidir. Bununla birlikte alışkanlıklar, çevre şartları, mensubu olunan çevrenin kültürel yapısı, ailenin bilinçli ilgisinin de insanın eğitimine önemli etkileri olacaktır.
Beynin ürünü olan zihnin önemli yapıtaşlarından olan benlik/nefs bir kıyas fonksiyonu gördüğü ve bundan dolayı da hem tohum hem de meyve özelliklerine sahip olduğundan bütün elemanların ve donanımların temsilcisi konumunda olduğu ileri sürülür. Böyle özellikleri, eğilimleri, elemanları, donanımları olan insanın eğitim ve öğretimini tasarlarken takip edilecek yöntem, strateji, program ve planda bütün bu durumlar/haller göz önünde bulundurulmalıdır.
İnsanların mizaç, huy, yeti, yetenek, maharet/beceri, zekâ, kültür, çevre, tarih, açısından çeşitli seviyelerde farklılıklar gösterdiğini kabul eden ve buna uygun bir şekilde özel bir sentezden oluşması gereken bir eğitim öğretim modeli, sistemi, programı tasarlanmalıdır. Çoklu öğrenme stilleri, çoklu duygusal stiller, çoklu zekâ, çoklu mizaç, çoklu kişilik vb. kuramlar bugün dünyada eğitime farklı yaklaşımlar olarak öne çıkmaktadır. Bu yaklaşımlar da kendi içinde farklılık gösteren çok sayıda teoriye sahiptirler.
Bu yaklaşımların hepsi de bütüncül olmaktan uzak ve kısmi doğrular içerse de her biri önemlidir, ama yeterli değildir. Bu yaklaşımların ortak amacını şöylece özetleyebiliriz : “Eğitim ve öğretim, mümkün olduğunca hızlı bir şekilde, bireysel farklılıklara dikkat ederek, çoklu yeteneklere saygı göstererek, küçük gruplar halinde veya her bir kişiye özel yol haritaları çizilerek yürütülmelidir.”
ÖĞRETİM- TALİM
İnsanın öğreniminin sürekli olması önemli olduğu gibi, aldığı öğretimin metot ve tekniği de önemlidir ve kişiye özeldir. Fakat toplu halde ve genellikle okullarda yapılmak zorunda kalınan öğretimde özellikleri mümkün olduğunca birbirine yakın öğrenenlerden oluşan gruplarla, uygun metot ve tekniklerle yürütüldüğünde bir başarı elde edilebiliyor. Bunun yanında iyi öğretmenler gözetiminde olması ve rehberlik yapılması da önemlidir. Fakat bütün bunlardan daha da önemli bir husus var ki, öğretilen bilginin/verinin sahihliği ve haberin doğruluğu. Bilgiye, veriye, habere ulaşmanın kolaylaştığı günümüzde, ulaşılan bilgi, veri ve haberlerin doğru ve sahih olanlarını ayırt etme ve onu kullanma konusundaki sorun da aynı oranda büyümektedir. Adeta bilgi, veri ve haber 'bombardımanına' uğrayan insanın ulaştığı ve elde ettikleri bazen aklını, zihnini daha da karıştırabilmektedir. Doğru karar ancak doğru ve sahih bilgi, veri ve haberler kullanılarak verilebilir.
Elde edilen haber, bilgi ve veri “kesin doğru" veya "hata ihtimali olmayan" şeklinde algılanıp incelenmeden, soruşturulmadan, araştırılmadan karar ve yorumlarda kullanıldığında telafisi mümkün olmayan tehlikeli kararlara, hatalara ve bunların oluşturabileceği tahribatlara neden olmaktadır. Bu zarar da genellikle sadece yanılanı değil, tüm insanları veya büyük bir kısmını etkileyebilecek boyutlara ulaşabilmektedir. Bilgi kirliliği, çevre kirliliğinden daha tehlikelidir.
Hucurat (49/6): “Ey iman edenler! Eğer bir fasık size bir haber/bilgi getirirse onun iç yüzünü araştırın. Aksi takdirde bilmeden bir kavme fenalık edersiniz de sonra ettiğinize pişman olursunuz.”
Matematik düşünce, bütün insan bilgisinin temelini oluşturur. Doğa bilimleri (fizik, kimya) ve insan bilimlerinin (biyoloji, psikoloji, felsefe...) gelişmesi ancak mantık ve “matematik düşünce” temeline dayanarak mümkün olabilir. Hatta metafizik ve ilahiyat gibi daha çok soyut alanı kapsayan bilim dallarında da sağlıklı bir anlayış ve yorum "matematik düşünce" temeline dayanmalıdır. Elbette Peygamberlerin getirdikleri bilgiler ve haberler kesin doğru olduğuna inanılan bilgilerdir inananlarına göre. Fakat bunlara insan yorumu katıldığında, bu yorumun sağlıklı olduğunun kontrolü, “sağlaması” matematik düşünce temeline uygunluğuna, mantığa aykırı olmamasına, mantık üzerinde kurulan dil/lisan yapısına göre değerlendirilir ve ölçülür. İmam-ı Gazzali (955-1111); “Mantık bilmeyenin ilmine güvenilmez!” derken bu hususa dikkatleri çekiyor. Fizik ilmini bilmeyenlerin metafizik ilimleri anlaması ve yorumlanması da herhalde birtakım yanlışlıklara neden olacaktır.
Eğitim alana önce açık ve mantıki bir şekilde nasıl düşüneceği, sağlam ve kesin bilgileri tanıma ve bunlara ulaşma yolları, duygu ve düşüncelerini düzgün bir şekilde nasıl ifade edeceği, sosyal ve kültürel mirasta doğruyu, iyiyi, güzeli, faydalıyı, adil olanı, gerçeğe/hakka uygun olanı, batılı/sanalı nasıl seçip değerlendireceği öğretilir. Daha sonra da öğrendiklerini en verimli şekilde nasıl uygulayacağı ve bunu uygularken ki “niyetini” kontrol edip, niyetini bozmaması gerektiği öğretilmeye çalışılır. Sorumlulukları, hakları, görevleri hatırlatılır. Kendine güveni, kendisinin başkalarına güveni ve başkalarının kendisine güveninin önemi kavratılır ve kazandırılır. Elde ettiği haber, bilgi, veri ve tecrübelerini başkalarıyla paylaşmasının ve onlara yararlı olmanın (hayırlı olmanın) önemi öğretilir, hatırlatılır.
Tüm öğretim programlarında eğitimcinin, öğretmenin yeri ve önemi son dönemde “dijital” öğretimin devreye daha çok girmesiyle tartışılsa da, yüz yüze eğitimin, öğretmensiz bir öğretimin verimli olması çok zordur. Öğretmenin çabası, rehberliği, danışmanlığı, yönlendirmesi her zaman gereklidir. Önemli olan eğitim ve öğretim ortamlarında öğretmenin etkinliğinin gereğinden fazla veya az olmamasıdır. Bu etkinlik oranı, ortamı oluşturan öğrencilerin durumuna göre değişebilse de genellikle “yüzde elli” civarındaki öğretmen etkinliği yeterli olacaktır. Ders, konu, zaman, mekân ve öğrenci durumuna göre öğretmenin etkililiği azalıp çoğalabilir.
Öğrencinin yeteneklerinin ve sahip olduğu diğer özelliklerinin ortaya çıkartılıp geliştirilmesinde, öğretmenden tamamen bağımsız bir anlayış yetişecek neslin edineceği kazanımlardaki bilinmezleri çoğaltacaktır. Gelecekte öngörülmeyen sorunlarla karşılaşınca karmaşa ve çıkmazlarla yüzleşmek kaçınılmaz olacaktır. Eğitim ve öğretime doğrudan bir sosyal boyut kazandıran öğretmen faktörünü tamamen dışlayan bir anlayış yerine, öğretmenin konumunu otoriter bir anlayıştan uzak, orta bir yere kaydırmak daha sağlıklı olacaktır.
Sınıfta gereğinden fazla etkin olan öğretmen, öğrencinin iradesinin güçlenmesine engel olabileceği gibi yeni değerler üretme, icat etme ve karakterini zenginleştirip kişiliğini geliştirmesinin önünde engel de olabilir. Bu durumda öğrenciler serbest, kolay ve farklı düşünme, düşündüklerini özgürce ifade edebilme ortamını yeterince bulamayabilirler. Öğretmenin “model” olduğu zannedilip, öğretmenden farklı ve öğretmeni aşan bir anlayış gelişemeyebilir. Halbuki öğrenci öğretmenini her konuda değil, belki bazı konularda “örnek” alabilir, ama kesinlikle onlara model almamalıdır. Bu tip anlayışlar “tek tipçi” anlayışların baskın olduğu programlarda geçerli olabilir ancak. Öğretmenin eğitim ortamındaki etkinliğini azaltan, çak az seviyeye indiren bir anlayış da beraberinde çok daha başka sorunlar getirecektir. Önemli olan her konuda olduğu gibi dengeyi gözetmektir.
Öğrenciye hangi erdemler ve değerlerin kazandırılması ve onun iradesi güçlü nasıl bir kişiliğe sahip olarak yetiştirilmesi isteniyorsa, bu erdemleri ve değerleri içselleştirerek yaşantısına katan öğretmenler her durumda daha yararlı olacaktır. Özellikle “evrensel değerler” aldatmacasına kanmış, "taklitçi" ve başka kültürlerin “hayranı” öğretmenlerden olabildiğince kaçınmak gerekir.
Verimli bir öğretim için nitelikli, kendisini iyi yetiştirmiş, enerjik ve tecrübeli öğretmenin yerini hiçbir şey dolduramaz. Fakat her zaman, her yerde böyle öğretmenleri bulmak zordur. Tüm öğretmenlerin kendilerini geliştirmek ve daha nitelikli hale gelebilmek için, çalıştıkları ortamı bir öğretim organizasyonu olarak görmeleri gerekir. Okulların ve idarecilerin anlayışı da bu yönde olmalıdır ve öğretmenlerini sonuna kadar destekleyip yardımcı olmalılar. Her bir öğretmen bu organizasyonda hem kişisel gelişiminin hem de mesleki gelişiminin eğitimini sürekli ve bir arada yürütmelidir. Bu organizasyonun yapacağı işler tüm çalışanlarca temsil edilen bir ekip tarafından planlanmalı ve hazırlanan planın herkes tarafından benimsenmesi gerektiğine dikkat edilmelidir. Hedefler gerçekçi olarak belirlenmeli ki sonuçta ihtiyaçlar karşılanıp amaca uygun olarak hedefe ulaşılmış olunsun. Öğretmenin gelişimi için yapılan çalışmalar öğrencilerin ihtiyaçlarına da yansıtılabilmelidir. Öğretmenin mesleki gelişimindeki amaç, kendisinin istediği niteliğe ulaşmasına yardımcı olmasının yanı sıra, sınıfta daha etkili uygulamalar yürüterek, öğrencinin de gelişimine yardımcı olmak olmalıdır.
ÖĞRENME
Öğrenme, öğrenenin ulaştığı veya kendisine ulaştırılan bilgileri alıp zihinsel süzgeçten geçirdikten sonra bu bilgileri yorumlayarak kendi zihinsel dünyasında bir anlam yüklemesidir. Anlam yüklenen bu bilgiler öğrenenin varlığa ait algısını yeniden gözden geçirmesine, değiştirmesine veya daha da sağlamlaştırmasına neden olacaktır.
Öğrenmenin ve öğretmenin doğasına ilişkin birçok yaklaşımlar ve bağlı olarak birçok teoriler ile bu yaklaşım ve teorilerin üzerine oturduğu felsefi temeller vardır. Davranışçı, bilişsel, yapılandırmacı, ezberci, işbirliğine dayalı, probleme dayalı, aktif, interaktif teori ve yaklaşımların dayandığı felsefi temellere dikkat edilmelidir. Çünkü eğitim anlayışımızın düzgün ve sağlıklı oluşmasını sağlayan, genellikle üzerine bina edildiği felsefi görüştür.
Tüm teori, yaklaşım ve anlayışların üzerine oturduğu temel; görüş oluşturma, müşahede etme, tefekkür etme, “düşünme” dir. Hatta “düşünmeyi düşünme”dir. Hz. Mevlana aşağıdaki beyitinde bunu ne güzel ifade ediyor:
“Ey kardeş, sen bütünüyle müşahedesin
Geriye kalan ise sadece et ve kemiktir.”
İnsan özü itibariyle ne biliyorsa O’dur. İnsanın sahip olduğu bilgi onu varoluşsal olarak dönüştürür ve insan ilkesel olarak bildiği şey ile özdeş hale gelir. Bu bilgi geleneksel kaynaklarda çoğu zaman “görüş” yahut “müşahede” ile özdeş tutulur. Müşahede yahut görüş bilgiyi temsil eder. Aslında görüş oluşturma, bilmenin kendisidir.
“Sen bu beden değilsin, sen o müşahedesin.
Ruhu (ya da ruhun getirdiğini) görecek olsan, bedenden kaçıp gideceksin.
İnsan görüştür, gerisi et ve deri.
Görüşü her ne ise, işte o kadardır değeri.” (Hazreti Mevlana)
İnsana, görünür varlıklardan daha üstün niteliklerle donanmasını sağlayan “aklı” da veren Yaratıcımız, aklımızı kullanmamızı, düşünmemiz gerektiğini “Kitabında (Kur’an-ı Kerim)” sık sık vurgulayarak, “…ne az düşünüyorsunuz…”, “…aklınızı niçin kullanmıyorsunuz…” uyarılarıyla dikkatimizi bu konuya özellikle çekmektedir. İnsanda bulunan aklın seviyesi görünür varlıkların akıl seviyesinden bir fark oluştursa da kendisine verilen bu aklın iyi yönde kullanılması ile diğer varlıklardan üstün olabilir insanoğlu. Aklın kullanılmamasının insanı hayvanlar derecesine düşüreceğini, aklın kötü yönde kullanılmasının ise hayvandan da aşağı derecelere düşüreceğini Yaratıcı bildirmektedir. Akılla birlikte verilen cüzi/özel irade ise insana tercih ederek, seçerek ve sorumluluk yüklenerek bu dünyayı da aşan bir sevinç veya felaketi kazanabilecek biricik varlık olmasını sağlıyor.
Aklın görev ve yetki sınırlarını genişletmek, karşılaşılan problemlere olumlu ve doğru çözümler bulmaya ve yeni değerler üretmeye çalışmak için “düşünmeyi düşünmek” ve “düşünmeyi bilmek” gerekiyor.
İnsan olarak bu dünyadaki hayatımız düşünme, akletme, müşahede etme ve diğer zihin etkinliklerimizle sınırlıdır. Sevinçlerimiz de felaketlerimiz de hangi türden olursa olsun zihin etkinliklerimizin sınırları içinde gerçekleşmektedir. İnsanların birbirleriyle ve diğer varlıklarla ilişkileri, tarafların neyi ne kadar bildikleriyle, becerebildikleriyle alakalıdır. Bilenin özellikleri ve mahiyeti bilinenin özellik ve mahiyetini belirler. Öğrenecek olan, öğrenilecek olandan daha önemlidir.
İnsanın zihnen içine daldığı etkinliklerin hepsi de düşünme olmayabilir. Alışkanlıkların, korkuların, şartlanmaların, idollerin etkisiyle düşünce dünyası şekilleniyor olabilir. Zihinsel etkinliklerin gerçek anlamda düşünme etkinliği olabilmesi, ancak insanın varlık karşısındaki duyarlılığı ile ortaya çıkar. Hayatını devam ettirmek isteyen kişinin bilmesi ve öğrenmesi gerekenler, kişiyi varlık karşısında duyarsız yapabilir. Bu da daha çok toplumsal yapının işleyişi ile ilgili birçok şeyi bilip öğrenmeye çabalamanın sonucunda ulaşılan duyarsızlıktır genellikle. Bunun önüne geçebilmek için, toplumsal yapının işleyişinin devamlılığını sağlayan bilginin dışında bir bilgiye ulaşma çabası içinde olunması gerekiyor. Süregelen hayat tarzını devam ettirmek için gerekli olan yeni bir bilgiyi ve beceriyi kazanmak, elde etmek için değil, sadece varlığa ve bilgi öğrenmeye duyarlı olduğu için bilgilenme ve düşünme yoluna girenler öğrenmeyi öğrenmiş olurlar.
“…benden tekrar edilecek düşünceleri değil, düşünmeyi ve nasıl felsefe yapılacağını öğreneceksiniz. Kendi payınıza düşünün, kendi payınıza araştırın, kendi ayaklarınız üzerinde durun.” sözleriyle İmmanuel Kant, öğrencilerine doğru bir tavsiyede ve yerinde bir uyarıda bulunmuştur. Fakat bu tip sözler insanlar için ancak belli bir aşamadan, belli bir gelişme basamağından sonra, yani öğrenmeyi öğrenmişlerse doğru ve yerinde bir uyarı olur diyor İsmet Özel.
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...