ONTOLOJİK BELİRSİZLİK RAMAZAN AKSOY
ONTOLOJİK BELİRSİZLİK

Bilincin kaynağının “kuantum (parçacık)” olduğu iddiaları son dönemde çokça dile getiriliyor. Modern teorik fiziğin, “kuantum fiziğinin” önünü açan Heisenberg’in (1901-1976) belirsizlik ilkesi, zihnimizin dışında var olan gerçek/hak olanları tam olarak bilemeyeceğimizi, tanımlayamayacağımızı, dolayısıyla gerçek/hak olanların, maddenin ve diğerlerinin bize kendilerini tam olarak “açmadıklarını”, açmaya izin vermediklerini, bunun için de bunları tam olarak ölçemediğimizi kuantum fiziğinin yasaları ile gösteriyor. Beyin cerrahı Prof. Dr. Türker Kılıç (??) da, “herhangi bir belirsizliğin/bilinmezliğin niteliğini belirleyen temelin/esasın, onu oluşturan parçalar değil, bu parçaların birbiriyle kurdukları ilişki ağlarıdır” derken, beynin sinir hücreleri arasında kurulan ‘bağlantısal enformasyona’ dikkat çeker. Felsefeciler de belirsizliğin (ek: 14) “ontolojik (varoluşsal)” olduğu ve her şeyi bilemeyeceğinden dolayı insanın “bilme sınırının “olduğu ve insanın bilme sınırının olduğunu bilerek “haddini bilmesi” gerektiğini iddia ederler (Teorik fizik konularında beni bilgilendiren, aydınlatan Prof. Dr. Oğuz Doğan hocama minnettarım, Allah razı olsun). 
Heisenberg’in (1901–1976) “belirsizlik ilkesine” göre bir parçacığın (kuant, atomaltı parçacık) “yerini” tam olarak belirlemek için hızını bilmediğimizin kabul edilmesi gerektiği ifade edilir. Nörogörüntülemede de hızlı beyin aktivitesinin tam olarak ne zaman olduğunu bilmek için “nerede” olduğunu kesin olarak bilemediğimizi kabul etmemiz gerekir. Tam olarak nerede olduğunu bilmek için de tam olarak “ne zaman” olduğunu bilemediğimizi itiraf etmeliyiz. Bir duyguyu yaşamayı milisaniyeler içinde anlamak için, bu duygulanmayı sağlayan nöronların beyindeki yerini bulma konusunda fizikçilerin çalışmalarının daha da geliştirilmesi gerekiyor gibi. 
Karanlık madde, karanlık enerji, kara delik vb. birçok kavram var ki modern bilim bunların yapılarını kesin olarak açıklayamasa da bunların kendilerini işlevleriyle bir şekilde hissettirerek varlıklarını belli ettiklerini kabul ettiğinden “karanlık” olarak ifade ediliyor. Gelecekte bunlar kendilerini bize daha da “açacak”, belki de gizlilikleri “aydınlanacak”. Evrende bu “karanlık” olarak bahsedilen madde ve enerji hiç de az değil. Şu ana kadar evrenin ancak yüzde 4’ünü bildiğimiz, bunun da yüzde 75’inin karanlık enerjiyi, yüzde 21’inin de karanlık maddeyi oluşturduğu bilim insanlarınca iddia ediliyor. 
19. yy. da insanın “hava” dan ağır uçma makinaları yapmasının imkansız olduğunu söyleyen İngiliz bilim insanı Thomson (??) ve “uçmak ile ilgili umutlar tükenmiştir!” diyen Thomas Edison (??), 17. yy. Matematikçisi Leibnitz’in (??) hayatın önlem/tedbir almayı gerektiren olaylarını ve olgularını önceden bilmek, tahmin etmek için “sonsuz küçükler” hesabını kullanmak gerektiği konusundaki planının “başarısız” olmasıyla umutları kırılan bazı bilim insanları olsa da bu “rüyadan/hayalden” vazgeçmeyenler de vardı.
Bazı düşünürler, felsefeciler insan davranışlarının “mantıklı yasalarla” önceden tahmin edilemeyecek kadar “mantıksız” olduğu hususunda çeşitli “görüşler” ileri sürdüğü bir dönemde Fransız Matematikçi Laplace (??) şu görüşünü ileri sürüyordu:
“Doğayı/tabiatı hareketlendiren kuvvetlerin tümünün ve doğadaki varlıkların hepsinin özel durumları (hakikatleri/gerçeklikleri) bilindiğinde ortada insan zihninin/zekasının çözemeyeceği “belirsiz” hiçbir şeyin kalmayacağı gibi gelecek de geçmiş de aydınlanmış olacaktır”.
Dindar bir bilim insanı olarak tanınan bilim insanı Laplace’nin bu görüşü, insan zihnini Tanrı’nın ilahi güçler, istidatlar, yeti ve yetenekler ile donattığı “önkabülünden” kaynaklanıyordu. Ancak insan zayıf yaratılmıştır.
Laplace’nin bu görüşünü de dikkate alan bilim insanları araştırmalarına, gözlemlerine ve deneylerine “yılmadan”, umutsuzluğa kapılmadan devam etmişler, bilgi üretmişler, deneyimler kazanmışlar ve bugünkü bilim seviyesine ulaşarak zamanımızın teknolojisini oluşturmuşlardır.
Her hususta, mesela “uçak” yapmak konusunda yeni araştırmalar, gözlemler, deneyler yapmaktan, başarısız olmaktan “yılmayan, bıkmayan” bilim insanları önce “insansız/sürücüsüz”, sonra sürücüsü insan olan, yük taşıyan, silah/bomba taşıyan uçaklar yapmayı başarmışlar hatta daha ileri uygulamalarla uçmayı “uzayın derinliklerine” uçmaya kadar “ileri” göndermişlerdir. Bütün bu gelişmelerle insan “bilinmeyen belirsizlikleri” öğrenip, bilip, uygulayarak ulaşırken, bu süreçte daha birçok “bilinmeyen belirsizliklerin” ortaya çıkmasına da neden oluyor. Bu yeni “bilinmeyen belirsizlikleri” de öğrenip bilen insanlık, kendisine ilahi lütuflar olarak ilham edilen idrak, akıl, irade vb. zihin yapısını, bilincini, zekasını işletecek organları ve donanımları çalıştırıp kullanarak belirsizleri belirli, bilinmeyenleri bilinir duruma getirdiği gibi, yeni “ufuklara (afak) açılmayı da becerecek gibi.
İnsan bir yandan belirsizlikleri “bilinir duruma” getirirken, bir yandan da eskisinden daha fazla “belirsizliklerle” karşılaşmak durumunda kalmıştır. Eğer belirsizlikleri belirlemek, bilinmeyenleri bilmek çok daha fazla bilinmeyen belirsizlikleri “üretmek/çoğaltma “cahillik” olarak adlandırılırsa, insanın bilmediği belirsizliklerin çoğalmasıyla “cahilliği” de artmış demektir. Ancak, “bilinmeyen belirsizlerin” artması “cahillik” değil, öğrenmeyi, bilmeyi terk etmek “cehalet (magandalık)” olarak tanımlanır. Cahiliye dönemlerinde öğrenip bilmediği konularda “boş sözlerle” konuşup yargıda bulunmaktır “cehalet”. “Ahir zamanda” öğrenmeyi, bilmeyi terk ederek “kocakarı imanı” ile yetinmektir “cehalet”. Oysa “bilmek” en çok da iman edenlere “yakışır”. “İlim bir ‘nokta’ idi, onu ‘cahiller’ çoğalttı!” kelam-ı kibarını da bu doğrultuda anlıyorum.
İnsanlar “belirsiz” olanları “belirlemek”, bilinmeyenleri “bilmek” için insanlık tarihi boyunca, özellikle beyninin ve bağlı olarak zihninin bugünkü seviyesine ulaştığı “ademinsan” döneminde hak/gerçek olanların “hakikatine/gerçekliğine” ulaşmaya çabalamaktadır “fıtratının” gereği olarak. Araştırarak, inceleyerek, gözlem ve deney yaparak Yaratıcının yarattığı “şeylerin” hakikatini/gerçekliğini öğrenmek için aramaya, bulmaya, öğrenmeye çalışmaktır “fıtri özellik”. İnsan bu süreçte gerçekleşen bilgilenme ile oluşturduğu bilim yoluyla “belirsizlikleri” gidermeye çalışarak daha doğru bilgiler üretecek kurgular, tasarımlar yapacaktır.
Belirsizlikler insanda büyük korkular oluşturur ve bu “korkular” onu endişeye sürükler. Olanı anlamak ve olanlardan hareketle olacakları/geleceği “öngörmek” ister. Bunun için tahminde bulunur, zanneder, inanır, bilir, bilmek ister ve bilgiye, bilime, bilmeye yönelir. Bilmediği şeylere isim, anlam ve değer vererek “belirsizlikleri” belirlemeye, onları anlamaya, anlamlandırmaya çalışır. İnsan merak ettiği her konuda doğayı ve “kendini/insanı” örnek alarak dikkatini çeken hususları anlamaya çalışırken, anlam veremediği belirsizliklere doğadan ve kendinden bir örnek bulamadığında “doğa üstü” bir örnek, insan üstü” bir güç kaynağı arayışına girerek “bulduklarına” inanma yoluna girer ve bu inançlarıyla üzerinde “güvenle yürüyeceği bir zemin” oluşturur.
Anlamaya çalışırken kendi “içine” yöneldiğinde kalbinin, ciğerlerinin, beyninin vb. organlarının yapısına ve işlevlerine, yaşadığı dönemin bilgilerine, bunları “idrakine” göre zihnindeki belirsizlikleri gidermeye çalışır. Bunun için yeni bilgiler ürettiği gibi yeni “inançlara” da ihtiyaç duyar. Bu süreçte bildikleriyle ve inançlarıyla oluşturduğu “ön kabuller” doğrultusunda doğayı ve kendini/insanı anlamlandırmaya çalışır. Yaşadığı hayatın anlamını arar.
Varlık olarak yaratılan insan, “varoluş sürecinde” sorgulayarak, soru sorarak ömrünü yaşarken neden/sebep-sonuç ilişkileri kurarak yoluna devam ederken, düştüğü yanlışlarla oluşturduğu “önkabüllere” bağlı olarak “doğru” kabul ettiği yanlış “inançlarıyla” kendine “din/yol” belirleyerek istikametini/yönünü buna göre belirler ve bunda “bağnazca” ısrar eder. İnsanın, insan zihninin zaaflarını, zayıf yönlerini, yanılmalarını, yanılsamalarını bilen Yaratıcısı, insanın bu zayıflığına rağmen oluşturduğu “inançlarını”, bağlı olarak “dinlerini” düzeltmek, saptığı yanlış yollardan geri dönmesi için “fıtratına” uygun dini/yolu gösterecek Peygamberler ile “Kitabı” gönderir.
İnsanlık tarih boyunca “belirsizliklerle” mücadelesinde “sebep-sonuç” ilişkisi arama yönteminin dışında, “tümdengelim (tümelden tikele varma)” ve “tümevarım (tikelden tümele varma)” yöntemlerini bugüne kadarki arayışlarında verimli bir şekilde kullanmıştır. Bu yöntemleri kullanarak bilgi üretme ve bilim yapma imkanı bulmuş, görevini büyük oranda başarıyla yerine getirmiştir. İleri “seviyede” bilim yapan insanlık, doğal olarak bilmediği “belirsizlikleri” de çoğaltmıştır. Oluşan yeni sorunların ürettiği yeni soruları çözerek cevabını bulmak için önceki yöntemleri kullanmanın yanında yeni yöntemler geliştirmeye de ihtiyaç duymaktadır.
Doğru olduğu kabul edilen varsayımlar/hipotezler ile kurulan kuramları/teorileri “tümden gelim” yöntemiyle ispatlamaya çalışılırken bunun her varoluşu ispatlamak için yeterli olduğu iddia edilirdi. Bu yöntemin her teorinin ispatı için yeterli olmadığı görülünce tikellerden hareket ederek tümellere ulaşmak için “tümevarım” yöntemi de geliştirilerek kullanıldı. Tümdengelim yönteminin “üstüne katlanarak” uygulanan tümevarım yöntemi tümdengelim yöntemiyle “eklemlenerek” bugüne kadar üretilen bilgileri ve bilimsel çalışmaları/gelişmeleri ve bunlarla oluşturulan “modern uygarlığı” doğrusuyla yanlışıyla kurmuştur. Yöntemlerin doğru uygulanması ile gözleme ve deneye dayanarak oluşan “bilgi devrimi” sayesinde “batı aydınlanması” ve “sanayi devrimi” süreci yaşanmış, diğer uygarlıklar da bunu takip ederek bilim ve bağlı olarak üretilen teknoloji ile vazgeçilmez, görmezden gelinemez bir “güç” ortaya çıkarmıştır.
Milyonlarca beynin ve beynin ürettiği zihnin bu gelişmelerle ortaya çıkardığı durum/hal yeni bir “sıçrama” yaparak, beynin sinir hücreleri olan “nöronların” birbirleri ile iletişimini sağlayan kimyasal bağlantıların (sinaps) ürettiği “enformasyon (veri, bilgi)” örnek alınarak “bağlantısal bütünsellik” adında yeni bir yöntem bulmaya ihtiyaç hissettirdi. Bu yöntemin (bağlantısal bütünsellik yöntemi) tümevarım ve tümdengelim yöntemlerinin üstüne “katlanarak” insanlık tarihine yeni bir “hayat tarzı (yaşantı)” ve bağlı olarak yeni bir uygarlık, kültür ve medeniyet oluşturacağını ileri sürüyor nörobilimciler.
İnsan zihni de diğer tüm varlıklardan farklı olarak bütün bunları yapmaya uygun olarak yapılandırılmıştır. Bilen, bildiğini de bilen bir varlık olarak yaratılan insan, yaratılma sürecinde “yaratılış özellikleri (hilkat hasletleri)” olarak kendisine kazandırılan, kazandırılmaya devam eden “donanımlar” sayesinde, varoluş sürecinde doğada/tabiatta hak/gerçek olarak yaratılan tüm “şeylere” isim, anlam ve değer vererek, “varlık” olarak zihninde “tasarlayarak” onları ve işlevlerini bilmeye ve tanımaya çalışıyor.
Varlık olarak yaratılan “insan varlığına” isim, anlam ve değeri bizzat Yaratıcısının verdiği insan zihni, bir yandan “içine doğduğu” doğayı, evreni, şeyleri (afak), “dışındakileri” tanımaya, bilmeye yönelirken, bir yandan da “kendi içine (enfüs)” yönelerek “içinde” olanlara, olaylara olgulara “anlam/mana” vererek anlamaya çalıştığı varoluş sürecini gerçekleştiriyor. Fıtratına uygun olarak bu olanların, olmakta olanların ve olguların ilk nedenlerini soruyor, “sorguluyor” ve bir “ilk nedene/sebebe” ve “ilk faile” ulaşmaya çalışıyor. Olan ve olmakta olan hakkında, kendi dışında olanla bağlantısız, ilişkisiz birçok “neden/sebep” bulurken, Yaratıcısı insana doğruyu, iyiyi, yararlıyı, güzeli bilmesi ve “tevhidi hakikatlere/gerçekliklere” şahit olarak ulaşması için destek olup yardım ediyor.
John Wheleer (??), bir “foton” un gözlemciye göre “dalga” ya da “parçacık” olarak varlık hali göstermesinin gözlendiği bir deneyle varlığın biçimlenmesindeki olasılığın gözlemleyen tarafından belirlendiğini ileri sürdü. Deneyde de gözlendiği gibi, gözlemlenen-gözlemleyen arasındaki “bağlantıya” göre, bir fotonun parçacık-dalga şeklinde davranışının “varoluş seçimiyle” ilişkili olduğunu vurgulayan bir sonuca ulaşıldı.
Teorik Fizik ve Kimya alanlarındaki gelişmeler, gelişmiş Fizyoloji ve Nöroloji bilgimiz, Moleküler Biyoloji, DNA ve Genetik alanındaki ilerlemeler, görüntüleme teknikleri ve bilgisayar teknolojisindeki kazanımlar ile nöronlardaki aktiviteler ve bunların birbiriyle ilişkilerinin oluşturduğu büyük “verinin” işlenebilir olmasının avantajlarından yararlanarak beyinin zihni nasıl oluşturduğu, düşünerek nasıl fikir ürettiği vb. konularda beyin araştırmalarının amacının gereğine daha hızlı ulaşma imkanı oluştu.
Kimya ve Fizik bilimlerinde bilgilerin ayrıntılı olarak daha doğru anlaşılması için ihtiyaç duyulan ileri/yüksek Matematik alanındaki “olasılık/ihtimal” hesaplamalarının, uzay geometrisinin, fraktal matematiğin gelişmesiyle birlikte, bunların da katkılarıyla insan zihninin de geliştiği iddiasında bulunan beyin cerrahı Prof. Dr. Türker Kılıç (??), gaz moleküllerinin durum analizini anlamak için 1870 yılında Maxwel (??) ve Boltzman’ın (??) keşfettiği denklemin bu alandaki beyin/zihin geliştirici tarihi bir dönüm noktası olduğunu ileri sürer.
Beyinin esas olarak “enformasyon işlemek” için var olan nöronal ağsal enformasyon yapısı olduğu, Matematik alanında bağlantısallığın olasılık hesabının yapılabilir hale gelmesiyle “deterministik sistemlerin” bir süreç sonunda “kaos” üreteceğini söyleyen Fizik anlayışı bir “matematik modelleme” anlayışına yerleştirilmeye başlandığını ileri süren Türker Kılıç, bu önemli gelişmelerle, beynin ortaya koyduğu modellemeler ve analojinin getirdiği avantajlarla nörobilime de çok büyük katkılar yaptığını ve nörobilim alanından doğan “bağlantısal bütünsellik” anlayışının birçok bilim alanını da etkileyerek ve onlarla etkileşime girerek yeni bir “bilimsel yöntem” ortaya koyduğunu iddia ediyor.
Tüm sistemler enformasyon işleme açısından “bağlantısallık” ile gelişir, çalışır. “Bütün”, bütünü oluşturan “parçalardan” daha büyük, hatta daha fazla (bütün > parça) olduğundan esas belirleyici “parçalar” değil, parçaların birbiriyle ilişkili olmasından kaynaklanan “öz yaratım (kendinden yaratma)” üzerinden bütünün yeni bir “kodlama sistemi” geliştirmesi farklı bir “varoluş paradigması” oluşturabilmesindedir. Bütün parçaların toplamından büyüktür, farklıdır hatta fazladır anlayışı/paradigması, parçaların deterministik (düzgün doğrusal) ilkelerinin dışına çıkarak yeni bir “bütünlük” oluşturan dönüşümü, “öz yaratımı (kendinden yaratma)” gerçekleştirir. Bu süreci anlamaya yönelik bilimsel yöntem, kullanılagelen “tümdengelim” ve “tümevarım” yöntemlerinin yeterli olmadığı görüldü.
Nörobilimciler yakın zamana kadar en “yetkin” ve “karmaşık” enformasyon işleme sisteminin “beyin” olduğu varsayımı/hipotezi ile çalışırken, bu “varsayım” kültür dönüştürücü bir noktaya geldi. En geniş, karmaşık ve yetkin bilgi işleyen ağsal yapının “hayatın/yaşamın” kendisi olduğu anlaşıldı. Hayat/yaşam denilen bu “enformasyon işleme sistemi”, her “bütün” gibi parçalarından oluşsa da parçalarının toplamından/birleşiminden daha fazla, farklılaşıp karmaşıklaşmış biçiminden çok daha fazla olarak “iç içe geçmiş kodlama sistemlerinin” birlikte varoluşudur.
Nöronların, onları oluşturan fiziki, kimyasal, biyolojik, genetik, moleküler, hücresel kodlama sistemlerinin üzerinde, tüm bunların “özyaratım” ile var ettiği “nörozihin (connectome)” yapısının keşfedilmesi ve her bir nörozihinin hayatı/yaşamı oluşturan diğer nörozihin yapılarıyla “entegre” olabileceği düşüncesiyle “matematik modellemenin” yapılabilmesinin büyük bir “düşünce devrimi” yarattığını iddia ediyor Türker Kılıç.
Nasıl ki beyni oluşturan farklı “kodlama sistemleri” birbirine dönüşebiliyorsa, DNA da RNA ya, RNA da aminoasitlere, aminoasitler de protoin yapılarına dönüşebiliyorsa, hayatı/yaşamı oluşturan tüm “varoluş kodları” da birbirine dönüşebilir, “modellenebilir” (modalite mi?). Yakın zamandaki araştırmacılar bakteri adaptasyonu ve bilgi depolama prensiplerini kullanarak bakterinin DNA’sına gerçek veri arşivlemeyi başardılar.
Hayat /yaşam bu “bağlantısallık” yapısı içinde kendini oluşturan “ağsal” alt kümelerin ilişkileri ya da yeni paradigmalar oluşturma üzerinden oluşup genişler. Bütün ile parça, bütünlük ile ağsal alt yapılar “enformasyon işleme ve dönüştürmeler” üzerinden bir etkileşim halindedir.
Nöronal ağın doğası her “an” farklı örüntüler oluşturacak yeni “bağlantısallıklar” sağlamak üzerine kurulmuş görünüyor. Hayatı /yaşamı var eden “alt kümeler” de zaman içinde hep yeni hayat/yaşam “bağlantısallıkları” oluşturmaktalar. Beyin nasıl ki nöronal bağlantıların şekillenmesiyle “düşünce” üretiyorsa, hayat/yaşam da kendini oluşturan bağlantısallık ögelerinin şekillenmesiyle “yaşantılar” üretir. Beyin için “düşünceler” neyse hayat/yaşam için “yaşantılar” da odur. Beyin için “yaratıcılık” neyse hayat için de “evrim” odur diyen bilim insanları da var.
Hayatın, hayatı oluşturan “enformasyon örüntüleriyle” ilişkisi, beyinin, beyni oluşturan “nöronal ağlarla” ilişkisine benzer. Bütün açısından bütünü oluşturan parçaların önemi de bu “parçaların (alt bütünlerin)” birbiriyle bağlantılarının matematiksel zenginliğiyle belirlenebilir. Bu yaklaşımla bir bütün olarak evrenin, kendini oluşturan parçalarla bağlantıları olarak kabul ettiğimiz “hayat/yaşam açısından” evreni oluşturan tüm parçaların kıymet farklılığı yoktur iddiasında bulunuyor ve “bütünün ve bütünün parçaları arasında hayat açısından bir kıymet farkı olmadığı görüşünü ayrıntılarıyla anlatıyor ??* Kitabının 48. ve 49. Sayfalarında Türker Kılıç.
Termodinamiğin 2. Yasası, “kendiliğinden” bir hayat/yaşam oluşmasını ve bunun giderek daha karmaşık bir “varoluş yumağı” oluşturmasının anlaşılması sürecini imkansız kıldığını, hatta böyle bir “varoluşun” mümkün olamayacağını söylüyor. Buna karşı çıkan ilk cevap, 1977 yılında Nobel ödülünü alan Rus asıllı Belçikalı Kimyager Prigoli’den (??) geldi. Prigolli’nin keşfi, cansız maddenin “canlı varoluşa” geçişini tanımlamayı sağlayan temelleri attığını ve Termodinamiğin 2. Yasasının Biyolojik Sistemler için geçerli olmadığını ortaya koydu.?????
Beyin cerrahı Prof. Dr. Türker Kılıç da Termodinamiğin 2. Yasasının enformasyon işleyen sistemler için geçerli olmadığını iddia ediyor; “Öz yaratım potansiyeline sahip her bilgi işleyen sistem, aslında bağlantısallığın doğası gereği bir üst-bütün oluşturuyor ve bütün, bütünü oluşturan parçaların aritmetik toplamından büyüktür, fazladır. İşte bu “fazla”, öz yaratımdan doğar. Yani, deterministik sistemler, sistemin er-geç üreteceği lineer olmayan “kaos üretiminden” doğarken, ‘asrın idraki’ dönemin bilimi ile bunu açıklayamadığı için ‘kaos’ adını verdi. Aslında kaos olarak adlandırılan hususun bağlantısal bütünlük bilimi ve onun geliştirdiği yeni matematik açısından anlaşılabilen bir ‘varoluş sıçraması’, yani ‘yeni bütünün oluşması’ süreci olduğu görüldü. Bu süreç nasıl ki Calculus Matematiği ile açıklanamıyorsa, Klask Fiziğin Termodinamik Yasalarıyla da açıklanamaz”.
Hayat/yaşam, insan türünün beyninden, beyninin ürünü olan zihninden daha yetkin bir “bilgi işleme sistemidir”. Beynimiz ve beynimizin ürünü olan zihnimiz içinde bulunduğumuz evreni somutlaştırarak hayat/yaşam haline getirir. Her bir insanın beyni ve zihni günümüze kadar gelen toplumlarımızı, kültürlerimizi ve tüm ortamlarımızı “inşa eden” tüm beyinler ve zihinler tarafından geliştirilen sayılamayacak kadar çok katmanları, mertebeleri, seviyeleri, yani bilgi ve hayat çıktısını “enformasyon ağında” barındırır. Bundan dolayı herhangi bir insandan daha yüksek zeka seviyesine sahip olan, problemleri daha hızlı ve kolay çözen “algoritmalar” oluşturabilsek de bunların kendilerinden daha “zeki versiyonlarını” oluşturma becerisini versek de insanlarda gözlemlediğimiz “insanüstü zekaya”, yani insan zihninin “hayat ağını” geliştiren “geliştirme zenginliğine” onları da eriştirmemiz mümkün olmayabilir diyor Türker Kılıç.
İnsan beyninin ve beynin ürettiği zihninin “insanüstü güçlerle”, yeti ve yeteneklerle donandığını “seziyoruz”, biliyoruz ve bunlara şahit oluyoruz. Bu “donanımlarımızı da araştırılabilir varsayımlara/hipotezlere dönüştürebilmek için denenebilir/sınanabilir doğru sonuca ulaşmaya ya da doğru soruyu sorup doğru cevaba ulaşmaya çabalıyoruz. Eğer “bilgi işleme” ve “yaratma” becerisi, içinde bulunduğu bedenden bağımsız ise “yapay zeka sistemleri” belli bir “modelleme” çeşitliliğine, derinliğine ulaştığında gerçekten de insanın “doğal zekasına” benzeyebilir, hatta onu da geçebilir.
İnsan zihnini kendine özgü ve “özel” yapan onun bağlantısallığıdır. Bu “bağlantısallık” insan zihninin “bilgi işleme gücüdür” ve beynin çok boyutlu “ağsal” yapısı, ürettiği zihnin ve zihnin ürettiği çok boyutlu “hayatı/yaşamı” taklit edecek şekilde gelişmiştir. Bilginin, işlendiği ve ortaya çıktığı bedenden bağımsız ve “hayata ait” bir “ürün” olduğunu ileri süren Türker Kılıç, bu görüşünü 302 tane nörona sahip bir deney solucanının (C. Elegans) sinir sisteminin bütünlük içinde incelenmesi deneyi ile gösterdiğini iddia ediyor.
Bu deney solucanının (302 nörona sahip C. Elegans) tüm nöronlarının “enformatik ilişkisi” ile oluşan hayat/yaşam deneyimleri (yaşantı) esnasında nöronlarında ortaya çıkan aktiviteleri ve bu aktivitelerin birbiriyle ilişkilerinin büyük verisi 2^302 (2 üzeri 302) tanedir. Bu çok büyük sayıdaki veriyi algoritma halinde matematiksel bir modelleme ile bilgiye çevirip bu bilgiyi bir robota “aktarırsak”, bu basit “robota” da aynı “uyaran” verildiğinde, o uyaranın başlattığı ilgili “matematiksel modelleme” ile deney solucanının davranışı gibi bir aktivasyon gösteriyor. Yani robot, solucan olmayı “öğreniyor”. Deney solucanının yaşam içinde yaptığı “seçimleri” bu robot da yapabiliyor. Bu “sistem” ne kadar karmaşık hale gelirse, enformasyon ağının “kendinden yaratıcılık (özyaratım) özelliği de o kadar artar. Yani enformasyon ağı ve onun ürettiği “bilgi/veri” içinde bulunduğu bedenden bağımsızdır. 
Bundan da anlıyoruz ki “bilgi”, bilgiyi işleyen “zekanın” yapısından (ister doğal olsun ister yapay olsun) bağımsızdır! Yani, Biyolojik Sistemler ve hayatın içindeki bilgi ağlarındaki “enformasyon” ile bu “enformasyonun” işlendiği beyin benzeri “yapının” birbirinden bağımsız olduğu görülür. Nöronlarımızın yaptığı “seçimler” sonucunda ortaya çıkan “bilgi süreçleri” nöronlara ait olmadığı gibi, beynimizin yaptığı “yaşantı seçimlerini” üreten “enformasyon modellemeleri” de beyne değil, hayatın kendisine aittir. Bu durum aslında “hayat ağının” içindeki tüm “bilgi örüntülerinin” birer “enformasyon hali” olarak “hayat ağını” oluşturan ve onun içine “işlemiş/yerleştirilmiş” ögeler olduğudur. Nörobilim alanında ortaya çıkarılan bağlantısal bütünsellik bakış açısı ve yönteminin farklı alanlardaki örnekleri de bulunmaya başladı.
Beyin, tüm donanımlarıyla nasıl “zihin” üretiyor?
Zihin, tüm zihinlerin ortak kümesi olarak nasıl “hayat” üretiyor?
Tümdengelim ve tümevarım yöntemlerinin birbirinin üzerine katlanmasıyla ve bunların üzerine de “bağlantısal bütünsellik” yönteminin katlanmasıyla hep birlikte hayat/yaşam denilen “ilişkiler ağını” içiçe ve aynı anda farklı “kodlama paradigmalarınin” birlikte varoluşu olarak tanımlama imkanı bulundu. Böylece “bağlantısal bütünsellik yöntemi” hayatı/yaşamı daha doğru olarak anlayabilmeyi sağlayacak yeni “bakış açıları” ve farklı yöntemler üretecektir.
Kuantum modellemelerde aynı etkileyenlerin aynı sistemlerde farklı sonuçlar üretebileceğine ait Matematiğe dayanan açıklayıcı “modellemelerin” farklı modellemeler oluşturabildiği de görüldü. Beyindeki nöronların birbirleriyle ilişkilerinden oluşan modellemelerin/desenlerin matematiğinin “hayat/yaşam ağı” içinde de modellenebileceği görüldü.
Her bir insan aldığı eğitim ile temelde diğer insanlarla aynı bağlantısallarla hayatı yaşadığından bu “bağlantısallıkları” ömürleri boyunca devam eder, hatta her hayat/yaşam ağının ölümünden bir süre sonraya kadar bu bağlantıların devam  ettiği bile iddialar arasındadır.
Tümdengelim yönteminin üstüne katlanan tümevarım yönteminin getirdiği bir sonuç olarak evrenin determinist (düzgün doğrusal) bir sistem olduğu ve bu tip sistemlerin işleyişlerinde er-geç “kaos (karmaşıklık)” üreteceği sonucuna ulaşıldı maddi/fiziki ilkelerle. Oysa, “bağlantısal bütünsellik” yöntemi ve bu bakışaçısı (paradigma) ile bakıldığında her sistemin kendini yeniden ve kendiliğinden üretebileceği (autopiesis, özyaratım) ileri sürülüyor.
 Bilgi işleyen sistemlerin er geç yeni bir “bilgi patterni”, yani “zeka” üretmesi demek olan “özyaratımın (autopiesis)”, zihinde enformasyon bağlantılarının, yani hayat/yaşam “modellemelerinin” oluşmasıyla gerçekleştiği iddia ediliyor. Bu süreci “tetikleyenin” de aslında “merak/hayret” etme olduğu söylenebilir. Özyaratımın, var olan hayat/yaşam modellemelerinin, enformasyon bağlantılarının hakikatinin/gerçekliğinin zihinsel karşılıklarını yeni bir biçimde bağlantılandırarak yeni bir “yaşantı modeli yaratma” süreci olduğunu ileri sürüyor Türker Kılıç. Bu süreç, ”özyaratımın” var olan enformasyon modellemelerini yeni bir “biçimde” yapılandırmanın ötesinde, yeni bir “kodlama” ile yapılandırmasını da sağlıyorsa, işte bu “hayat/yaşam ağının” o alanına yeni bir anlama ve anlamlandırma da getirir ki, bu “yaratıcılık” bilimsel devrimleri takip eden gelecek dönemlerde “toplumsal farklılaşmaları” da getirecektir. 
Tümdengelim yönteminin üstüne katlanan tümevarım yönteminin ve bunun da üstüne katlanan bağlantısal bütünsellik yönteminin de katılmasıyla/eklemlenmesiyle “eski bilimin” eksiklerinden kaynaklanan birçok zihinsel yanılmalardan ve yanılsamalarından da kurtulunacağı da iddialar arasında. Bu “yanıltıcı eksiklerden/zaaflardan” kurtulunca bütünü, bütünü oluşturan ve bütünün tüm özelliklerini taşıyan en küçük “parçalara” ayıran insan, bunları en küçük “yapıtaşlarına” indirgeyerek ve bunlara yönelerek “bütünü çalıştırma paradigması” oluşturabilir.
Parça-bütün ilişkisine bağlantısal bütünsellik paradigması ve yöntemiyle bakıldığında, üretilen yeni kavramlarla bakıldığında evrenin temel yapıtaşının önceki bilimin öne sürdüğü gibi “atom” olmadığını, hatta “atomaltı parçacıklar (kuant)” da olmadığını anladık diyen beyin cerrahı Prof. Dr. Türker Kılıç, “bütünün bilimsel temelinin/esasının bütünü oluşturan “parçalar” olmadığını, bu “parçaların” birbiriyle ilişkili olduğu “bağlantısal bütünlük” paradigması ve yöntemiyle ortaya konulunca, hayatın/yaşamın temel “yapıtaşının” da her bütünü oluşturan parçalar arasındaki “bağlantısallığın bilgisi” olduğunu anladık. Bunu da özellikle görüntüleme tekniklerinin gelişmesiyle daha açık olarak anlaşılan beyinin sinir hücreleri olan “nöronların” da olmadığını da öğrendik. Nöronların birbiriyle bağlantılar (sinaps) kuran uzantıları üzerinden oluşturdukları “bağlantısal enformasyon ağı” olduğunu anladık.
Bundan da anlıyoruz ki her hayat bütünlüğü, bir başka hayat bütünlüğünün “parçasıdır”. Her “parça” yaşantı ile oluşan hayat/yaşam bütünlüğü de o “bütüne” özgü bir “kodlama” ile enformasyon işleme sistemi kullanır ki, tüm “kodlama sistemleri” birbirlerine dönüşebilirler. Madde kodlama sisteminin “enerji kodlamalarına” dönüşmelerini sınırlı da olsa anlamak/kavramak da aslında insanlığın “belirsizlikler” ile verdiği mücadelenin de önemli bir düşünsel ve kültürel “kavşak” olduğunu da anladık”. Madde- enerji dönüşümlerinden daha önemlisinin bilginin enerjiye dönüşümü olduğunu ileri süren Türker Kılıç, eski bilim anlayışı olarak adlandırdığı “D, B, N (Darwin, ???, Newton) anlayışı” ile baktığımızda bunu “idrak etmenin,” anlamanın ve anlamlandırmanın çok daha zor olduğunu iddia eder.
1867 yılında Maxwell’in (??) bir “düşünce deneyi” ile ortaya koyduğu “madde-enerji dönüşümü” fikrinin Fizik ve Matematik temelleri uzmanlarınca ortaya konulduğu gibi, kavramsal olarak bunun gerçekleşebileceği de anlaşılıyor diyen Türker Kılıç. Maxwel’in bu deneyini kabaca özetliyor:
“Gaz molekülleriyle dolu bir odayı aralarında bir kapı bulunan iki farklı odaya böldüğümüzde farklı odalarda bulunan ‘gaz moleküllerinin’ hangisinin diğerine göre daha ‘hızlı” olduğu enformasyonuna dayanır. Bu bilgiyle/enformasyonla hızlı hareket eden gaz molekülleri ile yavaş hareket eden gaz molekülleri ayrı odalarda toplnır ve hızlı hareket eden gazların toplandığı bu oda “ısınır”. Bu deneyde ikiye ayrılan odaların kapısını gerektiğinde açıp kapatan “Maxwel’in Şeytanı ya da Cini” olarak adlandırılıyor. Odalar arasındaki ısı farkı, “enerji” olarak bir başka işte kullanılabilecektir. Mesela en basitinden su “ısıtıldığında” buhar ortaya çıkıyor, “buhar” ile makinalar hareket ettirildiğinde ısı, mekanik harekete dönüşüyor ve bununla “iş” yapılabiliyor. Horowite (??), 2016 yılında bu prensiple çalışan bir “mikro buzdolabı” yapmıştır. Bu bilim alanını geliştiren diğer bilim insanları 2012 yılında 300 basamaklı (0,1) “dijital enformasyon” ile sıradan bir “bakteriyi” birkaç “angström (santimetrenin yüz milyonda biri)” kadar hareket ettirebilecek enerjiye dönüştürmeyi başarmışlardır. (it from bit: varlık”bit” den doğar).
Bilgi, evrende yaratılan şeylerin sahip olduğu bir niteliktir. Evrende yaratılan bu “şeylerin” sahip olduğu nitelikleri bilen insan ona isim, anlam ve değer vererek “varlık” haline getirir. Varlığın bir “modalitesi olarak “bilgi” nin ne olduğunu bilemesek de, ne olmadığını biliriz. Bilgi, yalnızca beynimizin ürettiği bir “anlam” değil. Fiziki/maddi sistemde ölçülebiliyor, kaydediliyor, saklanıyor, taşınıyor, sayılıyor vb. nitelikleriyle değerlendiriliyor. 
Bilginin “değerini” insan zihni ona anlam ve isim vererek belirler. Bilgiyi “nesnel olarak” değerli kılan ona insan zihninin verdiği “değer/eder” ile ölçülmez. “Bilgi” ile “anlam” da aynı değildir. Bilgiyi taşırken bilgi “kavramını” günlük hayatta kullanılan “anlamdan” ayırmalıyız. Bu deneydeki “bilginin” nesnel olarak ne anlam taşıdığının önemi yok, herhangi bir mesaj, enformasyon olabilir. İletişimde bilgi, mesajın kaç olası mesaj arasından seçildiğine göre değer kazanır. Belirsizliği ne kadar azalttığına göre “değer kazanır”.
Olasılığa dayanan bir “sonuç” ne kadar “öngörülemezse”, gerçekleştiğinde o kadar çok “bilgi” taşır (para ve zar atışının sonuçlarında olduğu gibi). Yarın sabah Güneşin Katı yönünde doğacağı bilgisini (öngörüsünü) veren enformasyon çok büyük bir “bigi değeri” taşır, doğru olması şartıyla. Burada “bilgini değeri” şaşırtıcılığı ile bağlantılıdır. “Beklenmedik” olandaha fazla bilgi verseniz, bu “fikri” matematiksel hale getirirken ihtiyaç olan en küçük bilgi miktarının tanımlanması gerekir. Cevabı iki seçenekli olan bir soruya verilen cevabın “0” ya da “1” ihtiva etmesi gibi, “ikili sistem” (binary)” de sadece “0” ve “1” rakamların kullanıldığı bir sistemdir. Bilginin “atomunun” da bu olduğu ileri sürülür. Her bir  “işlm çok çok küçük de olsa biraz “enerji” bırakıyor. Sorun hafızada, “unutmak zorunda olan hafızanın” önceki bilgileri unutması gerekiyor.

Meşguliyetlerle bir “akış” halinde “ömrümüzü” geçirdiğimiz hayatımızın/yaşamımızın en büyük ortak zihin kümesinin yapıtaşlarının “enformasyon” olduğu ve bu “enformasyonun” işlenme biçiminin “kodlamasının” hayatın “varoluş ağını” oluşturan parçaların “bağlantısallık niteliği” olduğu ileri sürülür.
Nörobilimden öğrendiğimiz ilkeler uygulandığında hayat/yaşam dediğimiz “varoluş ağında” her bağlantısallık niteliği ve ilgili varoluşun “varlık kodlaması” bir diğerine dönüşebilir. Hayatın/yaşamın “yapıtaşını” temelde “bağlantısallık enformasyonu” olarak tanımladığımızda “bilginin enerjiye dönüşmesi (enerji bilginin modalitesi diyebilirmiyiz?)” insanlık zihni için bağlantısal bütünselliği anlamakta önemli bir “dönüm noktası (kavşak)” olabilir diyen Türker Kılıç, doktorlara yönelik konuşmasını yayınlayan bir videoda, hayatın/yaşamın temel yapıtaşının “gönül” olduğunu, hatta maddenin temel yapıtaşının da zihnin temel yapıtaşının da “gönül” 0lduğunu iddia eder. Anadolu bölgesine mahsus bir kavram olarak “gönül” kavramının, Anadolu’nun batısındaki bölgelerde “akıl” kavramı kullanılırken, Anadolu’nun doğusunda “kalp” kavramının kullanıldığını da ekliyor. Gönül, kalp ve akıl kavramlarının zihindeki konumu ve işlevleri ile ilgili kanaatlerimi ek:? (kalp), ek:? (akıl) ve ek:? den okuyabilirsiniz.
Tüm dünyayı, yeryüzünü ve gökyüzünü içindekilerle birlikte “kar etmek” için “işlenmesi” gereken sahibi olduğu “tarla/mülk” gibi gören insanlık daha fazla satılabilir ürün için ormanları yok etti, suyu ve çevreyi kirletti. Yaşam/hayat alanı daralan “yaban hayat” giderek insan kalabalıklarıyla daha fazla etkileşime girdi. İnsanlığın “arsası/tarlası, mülkü” olarak gördüğü bu “bilgi işleyen sistem”, normal şartlarda hayvanlarda yaşayabilen 30 000 nüleotitli bir enformasyon kümesini “kendiliğinden!” üretti ve “Sars-Co-V-2” adı verilen bu “RNA kodlaması”, kendisinden 100 000 kat daha büyük “insan genomuyla” karşılaşınca onu kendi çoğalımı için kullanabilme yeteneği (mutasyon) geliştirdi. Yani “bahçıvan” bu kez bahçesinin zorla ürün almaya çalıştığı bu köşesinde “zehirli olduğunu bilmediği meyveyi” atmiştı! “Özyaratım” açısından bakıldığında “Sars-Co-V-2” adlı bu yeni zeka, yaşam ağı içinden formasyonla 300 000 nükleidli RNA kodlamasıdır diyor Türker Kılıç.

Zihnimizin sınırlarını da aşan gerçekler/haklar var halen bilmediğimiz, belki de hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bu gerçekleri/hakları aramak, anlamak, bulmak için sürekli çabalamamıza, arayışlarımıza devam etmemiz gerekiyor. Hakka/gerçeğe ulaşma arayışında “olmak”, hakikati/gerçekliği “bulmak” kadar önemlidir. Geleneğin meşhur bir deyimi var; “aramakla bulunmaz, ama ancak arayanlar bulur!”. 

Aslında hakkı /gerçeği tam olarak “anlamak” da yok! Belki “şahit olmak!” var, “anlamış gibi olmak!”, görmüş kadar olmak, duymuş kadar olmak var. Bir olayın ya da olgunun, bir hakkın/gerçeğin hakikatine/gerçekliğine “şahitlik edecek kadar” bilmek, anlamak var. “Bilerek hakka şahit olmak” var eğer becerebilirsek, nasip olursa. İnsana verilenin de ancak bu kadar olduğu iddia edilir. 
Bilimin ürettiği öğrenilen, ulaşılan her bilginin, her teorinin doğruluğu belli bir yüzdelik oranla, yanılma payı ise belli bir katsayıyla ölçülür, bildirilir. Kur’an-ı Kerim ayetlerinde de ısrarla “şahit olmaktan”, şahit tutulmaktan bahsedilir. İnsanın kendi yaratılışına şahit tutulduğundan (Araf (7/172)), zihninin “içindekilerin (enfüs)” ve “dışındakilerin (afak)” yaratılışına şahit tutulmakta olduğundan (Fussilet (42/53)) bahsedilirken, ayeti kerimenin sonunda, “Allah’ın bütün bunlara şahit olması yetmez mi?” diye de sorulur. Müslüman olmanın gereği olarak “kelime-i şehadet getirmek” ile de bu “şahitliğe” işaret edildiği kanaatindeyim. 
Yusuf (12/81): “…Biz ancak bildiklerimize şahitlik ettik (bildiklerimizden başkasına şahitlik etmedik). Biz gaybın bekçileri değiliz”.
Modern bilimin ulaştığı yeni bilgiler ve görüntüleme tekniklerinin hızlı gelişimi ile bu konularda da çok daha yeni, doğru, ayrıntılı ve ileri bilgilere ulaşma imkanına kavuşuldu. Hatta önceden “metafizik bilgiler” olarak bilinen birçok konunun, aslında fizik/maddi dünyada karşılıklarının olduğu da görüldü, görülmeye devam ediyor.
Nörolojik yapı (EEG) taramaları ile kaydedilen “beynin elektriksel aktivitelerini” kullanarak pozitif ve negatif duyguları birbirinden ayırmak mümkün olabiliyor. Bu şekilde EEG taramaları ile insanın “içsel duygu durumlarını” takip etmek daha kolay oldu. İnsan zihninin “içindeki” her şeye psikolojik bir “tepki” verir. Boynumuzun altında vücudumuzun bir yerinde görülen veya “hayal edilen” şeylere de psikolojik “tepkiler” verebiliyoruz. Çünkü düşünceler ve hisler beyinden kaynaklanıp buradan bedenin başka yerlerine yayılıyor. Modern nörobilim duyguların sadece zihinde değil bedende de oluştuğunu ispatladı. “Kaygılanmak” tansiyonu yükselttiği gibi “mutluluk” da “bağışıklık sistemini” güçlendirebiliyor. Dolayısıyla “duygusal stilimizin” kendimiz ve çevremizdekiler ile ilgili nasıl hissettiğimizi, nasıl davrandığımızı, strese ne kadar dayanabildiğimizi, bilişsel etkinliğimiz ve belli psikiyatrik bozukluklara karşı “direncimizi” etkilediği de biliniyor.
Sosyal izolasyonun kortizol ve diğer stres hormonlarının seviyesini yükselttiğini, bu nedenle tansiyonumuzun arttığını, bağışıklık sistemimizin zayıfladığını biliriz. Yalnız yaşayan ve güçlü sosyal “ağı” olmayan çoğu insanın “grup aşılarına” daha zayıf antikor yanıtı verdiğini son dönemde yapılan araştırmalar da gösterdi. Aslında buna benzer araştırmaların bulguları ortalama bir tepkiyi yansıtır. Sadece kendi başına olmayı tercih eden, bu şekilde daha rahat olan insanlar incelenseydi ki, böyle bir araştırma ne yazık ki halen yapılmasa da sanırım sosyal izolasyonun “ters psikolojik etkisi” olmadığını bulurdu. Tam aksine “içe kapanık” birini sosyal olmaya zorlamanın birçok zararlı etkilere yol açtığı görülürdü.
Güçlü sosyal ağı olan “sosyal kelebeklerin” sosyalliği kroner damar hastalıkları geliştirme riskini azaltsa, daha az soğuk algınlığı ve enfeksiyona kapılmayı sağlasa ve bağlı olarak daha uzun bir hayat yaşama ihtimallerini yükseltse de bu sonuç evrensel olarak doğru değildir. “Sosyal kelebek” olanların kendilerini bölgelerine giren her bakteriye, “mikroba” maruz bırakmaları ihtimali de yüksek. Kendisini sosyal etkinlikler yaşamaya ve bunlarla eğitmeye çalışanlar, eğer bu sosyal etkinliklerden gerçekten hoşlanmıyorlarsa uzun ömür ve bağışıklık faydaları muhtemelen olmayacaktır. Çünkü beynimizde olup bitenler ister istemez bedenimizi de etkilemektedir.
Duygulanmaların ve duyumların sağlıktaki rolünün tıp alanında daha fazla ilgi görmemesi durumu bilimdeki gerçek ve önemli bir “boşluğu” yansıtır. Her ne kadar “davranışçı tip psikolojik etkenlerin” hastalıklardaki rolünü ispatlayan çok önemli veriler ve deliller elde edilmiş olsa da bunlar “mekanik analiz” söz konusu olduğunda yetersiz kalmaktadır. Eksik kalan şey beyindeki bir olayın, yani duyguların beyinde temsil ettiği yerin vücuttaki sonuçlarıyla “kesin” olarak açıklanamamasıdır. Sağlık psikolojisinin daha fazla ciddiye alınması ve normal sağlık uygulamalarına katılması için psikolojik ve psikososyal etkenlerin insanlara nasıl rahatsızlık verdiğini ve sağlığı değiştirecek biçimde ne şekilde etkilediğini gösteren daha fazla beyin temelli analiz yapılması gerektiği uzmanlarca ileri sürülüyor.
Zihin-Beyin tıbbı duygusal stilin fiziki sağlığı etkilediği gerçekliğinden hareketle hislerimizi ve düşüncelerimizi fiziksel sağlığımız için iyi olacak şekilde kontrol edebileceğimizi ileri sürdüğünden, hastalıkların nedenlerini anlamak ve bunları hem önleme hem de tedavi etme yöntemlerini düzenlemek için zihnimizin yapısının ve işlevlerinin daha doğru ve ayrıntılı bilinmesine ihtiyaç var.
Uyku araştırmaları; “uyanmaya yakın olma” ve “dünyaya karşı ölü olma” aşamaları arasındaki “süreklilikte” gidip geldiğimizi gösterdiği gibi, ölmekte olan beyinin “bilincini kaybetme” ve “yeniden çalışmaya başlama” arasındaki süreklilikte gidip geldiği bir “an” da ölüme yakın deneyimin görüldüğü ileri sürülmektedir. “Mutlak unutma” sürecine doğru yaptığı yolculuktaki belirli noktalarda beynin daha çok ya da daha az “ayık” olduğu anlar olabilir. Kişilerin sinir sistemindeki kişisel özelliklerden dolayı da farklılıklar ortaya çıkabilir, çünkü “karşılaştırılan iki beyin” birbirinin tamamen aynısı değildir. Bu da bazı kişilerde “duyma” ve “hafıza/bellek” gibi bazı belirli beyin işlevlerinin “düşük bilinç” seviyelerinde bile “açık” olduğu anlamına gelebilir. Herkeste beyin vardır, ama herkes bir diğerinden farklı bir şekilde beynini kullanır. Her bir beyin birçok olağandışı yetenekler ile donatılmıştır. Her birey günlük yaşamında neler olabileceğini tahmin etme, çevreden bilinçsizce ipuçları toplama ve buna göre davranışlarını yönlendirme yeteneğine sahip olduğundan her birey dikkat çekicidir.

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ