AMA NASIL BİR BAŞLANGIÇ? DANYAL SÜZGÜN
AMA NASIL BİR BAŞLANGIÇ?

“Bazı başlangıçlar takvimde değil, insanın içinde gerçekleşir.”

Her başlangıç, biraz niyet, biraz cesaret, biraz da mesuliyettir. Okulların kapılarını yeniden açtığımız şu günlerde yalnızca yeni bir eğitim-öğretim yılına başlamıyoruz. Bir çocuğun hayatında yeni bir sayfa açıyor, bir ailenin emanetini yeniden üstleniyor, bir öğretmenin bilgi ve tecrübesine yeni bir anlam yüklüyoruz. Bu yüzden eğitim yılının ilk sorusu “Ne zaman başlıyoruz?” değil, “Nasıl bir başlangıç yapıyoruz?” olmalı.

Çünkü okul, zil çaldığında başlamaz. Sabah kapısında karşılaşılan yüzle, sınıfa girerken hissedilen düzenle, öğretmenin hazırlığıyla, velinin duyduğu huzurla başlar. Temiz bir koridor, güvenli bir ortam, iyi hazırlanmış bir ders, dikkatle dinlenen bir öğrenci, incelikle karşılanan bir veli… Bunların hiçbiri eğitimin dışında değildir. Çocuk, okulun bütününü yaşar. O bütünün ona söylediği ilk cümle çoğu zaman ders kitaplarından önce gelir: “Burada değerlisin.”

İyi bir okulun niteliği de burada başlar. Nitelik yalnızca sınav sonuçlarında aranamaz. İyi hazırlanmış bir ders kadar öğrencinin ihtiyacını fark etmek; doğru ölçmek kadar sonucu doğru değerlendirmek, teknolojiyi kullanmak kadar insanı merkezin dışında bırakmamak önemlidir. Yani Gazali’nin ifadesiyle ‘‘Çok şey bilmek başka, bildiğiyle daha iyi bir insan olabilmek başkadır.’’

Mektebin gücü, bütün bunları bir iklime dönüştürebilmesindedir. Öğretmenin öğrencisine nasıl baktığı, yöneticinin öğretmeni nasıl dinlediği, velinin okulla nasıl konuştuğu, bir hatanın nasıl karşılandığı… Çocuklar yalnızca söylediklerimizi değil, bizim birbirimize nasıl davrandığımızı da öğrenirler. Bu yüzden sabır, şefkat ve güzel söz birer nezaket unsuru değil, eğitimin kendisidir. Öğretenin dili ve kalbiyle, bir çocuktan bir sınıfa, bir sınıftan bir ülkeye yayılır.

Öğretmenlik de tam burada başka bir anlam kazanır. Eğitimle ilgili bütün planlar, nihayetinde sınıfta bir insanın başka bir insana ulaşmasıyla gerçek olur. Öğretmen yalnızca bilgi aktaran değil; merakı besleyen, hatayı düzeltirken onuru koruyan, düştüğünde öğrencisine yeniden deneme cesareti veren kişidir. Bu nedenle öğretmenin emeğine ve itibarına gösterilen özen, eğitimin niteliğine gösterilen özendir.

Velinin okula bıraktığı emanet de aynı sorumluluğun parçasıdır. Bir anne babanın beklentisi yalnızca yüksek not değildir; çocuğunun güvende olması, görülmesi, anlaşılması, yeteneklerinin fark edilmesi ve iyi bir insan olarak yetişmesidir. Okul ile aile arasındaki ilişki bu yüzden bir hizmet alışverişi değil, aynı çocuğun iyiliği etrafında kurulmuş bir güven ortaklığıdır.

Ve bütün bunların üzerinde daha büyük bir soru vardır: Biz bu çocukları nasıl bir geleceğe hazırlıyoruz? Elbette bilimle, teknolojiyle, yabancı dillerle, güçlü bir akademik altyapıyla… Fakat geleceğin araçlarını öğretirken geleceğin insanını da düşünmek zorundayız. Dünyayı tanıyan ama kendisini tanımayan, başarılı fakat sorumluluk duygusu zayıf nesiller bizim eğitim idealimizi karşılamaz. Çünkü bilgi insana güç verir; değerler o gücün yönünü belirler.

Belki Hacı Bayram-ı Velî’nin asırlar öncesinden bıraktığı “Nagehan ol şara vardım, ol şarı yapılır gördüm.’’ (Ansızın bir şehre vardım, o şehri yapılır gördüm.) sözü, eğitime dair de başka türlü okunabilir: İnsan da şehir de bir anda tamamlanmaz; emekle, sabırla, zamanla kurulur. Çocuk yetiştirmek de böyledir. Bir eğitim yılı, yalnızca hedeflerin konulduğu değil, karakterlerin yavaş yavaş biçimlendiği uzun bir inşa sürecidir.

O hâlde yeni bir eğitim yılına girerken yalnızca ne başaracağımızı değil, nasıl bir okul olacağımızı da düşünelim. Daha çok konuşan değil, daha çok dinleyen; daha büyük sözler veren değil, verdiği sözü tutan; yalnızca sonucu değil, emeği ve gelişimi gören; disiplin ile merhameti, özgürlük ile sorumluluğu, teknoloji ile insanı aynı zeminde buluşturabilen bir okul, bir iklim, bir ülke…

Çünkü başlangıç yalnızca ilk gün değildir. Her sabah yeniden kurduğumuz bir niyettir. Bir öğretmenin sınıfa girerken taşıdığı niyet, bir velinin çocuğunu teslim ederken duyduğu güven, bir yöneticinin verdiği kararın arkasındaki adalet, bir çalışanın kimse görmese de işini hakkıyla yapması ve bir öğrencinin düştüğünde yeniden ayağa kalkmasıdır.

Belki de iyi bir başlangıcın en sade ölçüsü şudur: Bu medeniyetin değerlerini yaşatacak, bu milletin gelecek hayallerini hedeflere, hedeflerini gerçeklere dönüştürecek ve yarınımızın emanetçisi olacak çocuklarımıza candan emek vermek; bizim çocuklarımızı iyi insanlar olmaları için ilimle, irfanla, imanla yetiştirecek öğretmenlere candan kıymet vermek. Bu ikisini yaparsak bir ülkeye en güzel başlangıçları ve en tarihi sonları yaşatırız.

O zaman, her şey için zamanımız varken başlayalım. Ama nasıl bir başlangıç?

Güvenle; fakat yalnızca tedbirle değil, güven veren bir atmosfer kurarak.
Başarıyla; fakat yalnızca sonuçlara değil, emeğe ve gelişime inanarak.
Bilgiyle; fakat bilgiyi erdemden ve hikmetten ayırmadan.
Disiplinle; fakat sınırları ve merhameti kaybetmeden.
Sabırla, şefkatle, nezaketle, özenle, güzel bir dille, iyilikle, iyilerle, öğrencilerimizle, öğretmenlerimizle, velilerimizle, hep birlikte, topyekûn bir uhuvvetle…

O halde gelin milletçe başlayalım. Ama nasıl başladığımızı unutmadan!

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ