Bir eğitim öğretim yılının son zilini duyduğumuzda “okullar kapandı” diyoruz. Oysa eğitim açısından baktığımızda kapanan yalnızca dersliklerin kapısı, ders programlarının yoğunluğu ve sınavların takvimidir. Mektep kapanmaz. Çünkü mektep, yalnızca içinde ders yapılan bir bina değil; insanın kendisini, hayatı, toplumu, geçmişi ve geleceği anlamlandırdığı uzun bir yolculuktur.
Biz eğitimi bir sonuçtan çok bir süreç olarak görüyoruz. Bir karneyle tamamlanmayan, bir sınavla ölçülmeyen, diploma ile sona ermeyen bir süreç… Çocuğun zihnine bilgi, kalbine değer, davranışlarına sorumluluk ve hayatına anlam katma süreci… Bu nedenle eğitim öğretim yılının sona ermesi, eğitimin de sona ermesi anlamına gelmez. Sadece öğrenmenin biçimi değişir.
Yaz mevsimi, işte bu bakımdan eğitim için önemli bir imkândır. Tatili “boş zaman” olarak görmek, çocukluğun ve gençliğin en kıymetli dönemlerinden birini eksik okumaktır. Tatil; dinlenmenin yanında öğrenilenlerin hayata karıştığı, merakın beslendiği, kültürün derinleştiği, aile bağlarının güçlendiği ve insanın kendisini yeniden keşfettiği bir zaman dilimidir.
Çocuk yazın da öğrenir. Bir müzede tarihle karşılaştığında, başka bir şehri gezerken, bir kitabın sayfalarında başka hayatlara dokunurken, bir ağacın gölgesinde ailesiyle sohbet ederken, bir atölyede üretirken, bir spor karşılaşmasında mücadeleyi ve takım olmayı deneyimlerken öğrenir. Bazen bir yolculuk, haftalarca anlatılan bir dersten daha kalıcı bir iz bırakır. Çünkü hayatın içinde karşılaşılan bilgi, tecrübeyle birleştiğinde anlam kazanır.
Bilmek başka, bildiğini yaşamak başkadır. Öğrenmek başka, öğrendiğiyle insan olmak başkadır. Bu yüzden eğitim kurumlarının yaz dönemindeki sorumluluğunu yalnızca “öğrencilerin zamanını değerlendirmek” şeklinde tanımlamak doğru değildir. Kurslar, atölyeler, spor ve sanat faaliyetleri, dil programları, kamplar, kültürel çalışmalar, yurt içi ve yurt dışı eğitim-gezi programları; okulun dört duvarın dışına taşan eğitim anlayışının parçalarıdır.
Bir öğrencinin başka bir ülkeye yaptığı eğitim gezisi yalnızca yeni bir coğrafya görmek değildir. Farklı kültürleri tanımak, başka toplumların yaşam biçimlerini gözlemlemek, yabancı dili gerçek bir iletişim ortamında kullanmak ve kendi kültürel kimliğini daha bilinçli biçimde fark etmektir. Bir atölyede ortaya konulan ürün ise yalnızca bir çalışma değildir; sabretmenin, denemenin, yanılmanın, yeniden başlamanın ve emek vererek üretmenin tecrübesidir. Bir müze, bir şehir, bir kitap, bir sahne, bir spor alanı; doğru bakıldığında eğitimin farklı sınıflarıdır.
Asıl mesele, okulda öğretilenle hayatın içinde yaşanan arasında bağ kurabilmektir. Fen bilimlerinde öğrenilen bir bilgi doğada karşılık bulduğunda, tarih kitaplarında okunan bir şehir ziyaret edildiğinde, sanat dersinde konuşulan estetik bir eserin karşısında hissedildiğinde eğitim derinleşir. Değerler eğitimi de ancak davranışa dönüştüğünde gerçek anlamına ulaşır.
Burada Maarif Eğitim Modeli’nin bizlere sunduğu Erdem-Değer-Eylem anlayışının önemi ortaya çıkmaktadır. Değerleri anlatmak yeterli değildir; onları yaşatmak gerekir. Saygıdan söz ediyorsak büyüğümüzü dinlemeli, sorumluluğu öğretiyorsak bir görevi üstlenmeli, merhametten bahsediyorsak ihtiyaç sahibinin yanında olmalı, paylaşmayı anlatıyorsak elimizdekini paylaşmalıyız.
Erdem, zihinde başlayan; değerle anlam kazanan, eylemle görünür hâle gelen bir yolculuktur.
Bu bakışla yaz tatili, çocuklarımız için yalnızca akademik eksikleri tamamlama dönemi olarak da görülmemelidir. Elbette kitap okunmalı, öğrenme sürekliliği korunmalı, çocuklarımız zihinsel olarak diri tutulmalıdır. Fakat bunun yanında onların keşfetmeye, üretmeye, hareket etmeye, gözlemlemeye, dinlenmeye, ailesiyle zaman geçirmeye ve kendilerini manevi olarak yenilemeye de ihtiyaçları vardır.
İnsanın yalnızca zihni yorulmaz; ruhu da dinlenmeye ihtiyaç duyar. Yaz günleri aile büyüklerini ziyaret etmek, birlikte yolculuk yapmak, uzun sohbetler etmek, doğayla buluşmak, ibadet ve tefekkür için zaman ayırmak, ihtiyaç sahibini hatırlamak, şükretmek ve hayatın hızından biraz uzaklaşmak için de önemli bir fırsattır. Çocuğun hayatındaki en güçlü öğrenmelerden bazıları, belki de hiçbir ders kitabında yazmayan bu anlarda gerçekleşir.
Geleceğin güçlü okulları da tam burada farklılaşacaktır. Başarıyı yalnızca sınav sonuçlarında değil, öğrencisinin hayata bakışında arayan; sınıfı hayatla, bilgiyi tecrübeyle, kültürü kimlikle, değeri davranışla buluşturan okullar… Çünkü okulun gerçek başarısı, öğrencisinin okuldan çıktıktan sonra dünyaya nasıl baktığında gizlidir.
Bu nedenle yeni eğitim öğretim yılına hazırlanırken yalnızca ders programlarını, kitapları, sınıfları ve sınav takvimlerini değil; çocuklarımızın hayatla kuracağı bağı da düşünmeliyiz. Onları yeni döneme yalnızca yeni bilgilerle değil, yeni meraklarla, yeni deneyimlerle ve biraz daha olgunlaşmış bir insan olarak hazırlamalıyız.
Belki de çocuklarımız için sormamız gereken soru “Tatilde ne yaptın?” değil, “Tatilde ne öğrendin ne hissettin, kimin hayatına dokundun ve nasıl değiştin?” olmalıdır. Çünkü eğitim bir takvim değildir. Bir zil, sınav ya da karne değildir. Eğitim; insanın hayat boyunca kendisini, çevresini ve dünyayı anlamlandırma çabasıdır.
Mektep de tam olarak bu yolculuğun adıdır.
Okulun kapısı kapanabilir fakat öğrenmenin kapısı kapanmamalıdır. Bir kitapta, bir yolculukta, bir müzede, bir sinema salonunda, bir tiyatro oyununda, bir atölyede, bir aile sohbetinde, bir iyilikte, bir duada, bir gözlemde, bir üretimde eğitim yaşamaya devam eder. Ve belki de gerçek eğitim, çocuğun okulda öğrendiklerini hayatın içinde yaşamaya başladığı yerde başlar.
Yeni döneme hazırlanırken dileğimiz; çocuklarımızın yalnızca daha başarılı değil, daha erdemli; yalnızca daha bilgili değil, daha anlayışlı; yalnızca geleceğe hazırlanan değil, geleceği hazırlayan insanlar olarak yetişmesidir.
Çünkü eğitim, bir dönemin sonunda ulaşılan sonuç değil; ömür boyu devam eden bir insanlaşma yolculuğudur.
Okul kapanır, dersler biter, takvim değişir ama mektep kapanmaz. Çünkü hayat devam eder. Eğitim de…
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...