BOŞANMADAN BOŞANMAK HACER ELBEY
BOŞANMADAN BOŞANMAK

Boşanmak artık yalnızca mahkeme koridorlarında gerçekleşmiyor. Asıl boşanmalar, kimsenin duymadığı sessizliklerde yaşanıyor: İmzalar atılmadan, yüzükler çıkarılmadan, aynı sofraya oturulup aynı evin kapısı birlikte açılmaya devam ederken…

Modern insan, hukuku evliliğin bekçisi sandı. Oysa hukuk çoğu zaman evliliğin son tanığıdır. Çünkü evlilik önce vicdandan çekilir; resmiyet bundan en son haberdar olur.

Bir gün konuşmalar kısalır. Sonra bakışlar… Ardından merak eksilir. İnsan, yanındaki kişinin gününü nasıl geçirdiğini değil, eve kaçta geleceğini sormaya başlar. Zamanla “biz” kelimesi iki kişinin ortak zamiri olmaktan çıkar; aynı cümlede tesadüfen yan yana duran iki ayrı “ben”e dönüşür.

İşte o gün, boşanmadan boşanılmıştır.

Ne gariptir ki aynı yatağı paylaşan iki insan, birbirinin uykusuna yabancı olabilir. Aynı masada çay içenler, birbirinin susuzluğunu fark etmeyebilir. Bir evin içinde iki ayrı düzen kurulabilir: Biri eşyaların, diğeri yalnızlıkların düzeni…

Çağımızın en büyük yanılgılarından biri, bir ilişkiyi sürdürmekle onu yaşatmayı aynı şey sanmaktır. Oysa nefes almakla yaşamak bir değildir. Kalbi atan her beden gerçekten canlı olmadığı gibi, içinde konuşulan her ev de yuva değildir.

Biz ayrılığı hep kapıların çarpılması, bavulların toplanması ve vedaların edilmesi sandık. Oysa bazı ayrılıklar tek bir eşya yerinden oynatılmadan yaşanır. İnsan önce gönlünden taşınır, sonra cümlelerinden çekilir, en sonunda karşısındakinin hayatında yalnızca bir gölgeye dönüşür. Bedeni hala evdedir; fakat varlığı çoktan başka bir kıyıya vurmuştur.

Toplum ise bu sessiz çözülüşü çoğu zaman başarı diye alkışlar:

“Bak, hala birlikteler.”

Peki, gerçekten öyleler mi?

Birliktelik aynı soyadını taşımak mıdır, yoksa aynı yükü omuzlayabilmek mi? Aynı fotoğraf karesine sığmak mıdır, yoksa aynı acının içinde birbirine yer açabilmek mi? Bir evliliği ayakta tutan şey, aynı çatı altında kalmak mı; yoksa o çatının altında birbirine hala sığınabilmek midir?

Belki de biz evliliği fazlasıyla görünür olana teslim ettik. Düğünlere yatırım yaptık, diyaloğa değil. Evlerimizi güzelleştirdik, gönüllerimizi değil. Mobilyaları yeniledik; fakat birbirimize söylediğimiz cümleleri yenilemeyi unuttuk. Sonra da aynı evin nasıl olup da iki yabancının ortak adresine dönüştüğüne şaşırdık.

Oysa ihmal gürültüyle gelmez. Sessizce çalışır. Her ertelenen özür, yarım bırakılan her konuşma, karşılıksız kalan her bakış ve her “Şimdi sırası değil.” cümlesi, ilişkinin içinde görünmez bir çatlak açar. O çatlak zamanla büyür. Gün gelir, çatı hala yerindedir ama altındaki hayat çoktan çökmüştür.

Belki de en ağır ayrılık, mahkemenin verdiği karar değildir. En ağır ayrılık, her sabah aynı insana “Günaydın.” deyip artık onun hayatına hiç doğamamaktır.

İnsan bazen resmen evlidir ama ruhen çoktan ayrılmıştır.

Çağımızın en sessiz trajedisi de budur: Bir ömrü aynı adreste tüketirken, birbirinin hayatından çoktan çıkmış olmak.

Boşanmadan boşanmak…

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ