Aşkın masum olduğuna kim karar verdi?
İnsanlar aşkı anlatırken nedense hep güzel kelimeler seçer: tutku, sadakat, özlem, fedakarlık… Sanki aşk, insan ruhunun en temiz köşesinde saklanan, el değmemiş bir duyguymuş gibi. Oysa aşkın yüzüne biraz daha yakından bakıldığında, güzelliğinin ardında başka gölgeler de belirir: kıskançlık, iktidar, bencillik, korku ve sahip olma arzusu… İnsan bazen sevdiği kişiyi öylesine çok ister ki onun özgürlüğünü bile kendi sevgisinin önüne konmuş bir engel sayar.
İşte Masumiyet Müzesi tam da bu noktada, cevabı kolay olmayan o rahatsız edici soruyu sorar:
Birini çok sevmek, ona sahip olma hakkı verir mi?
Kemal’in Füsun’a duyduğu aşkı yalnızca romantik bir hikaye olarak okursak romanın asıl yarasına dokunamayız. Çünkü bu hikaye masum bir karşılaşmayla başlasa da daha en başından bir ihlalin gölgesinde büyür. Kemal, Sibel’le evlilik hazırlıkları içindedir. Önünde ailesinin ve çevresinin onayladığı, güvenli ve saygın bir gelecek durmaktadır. Sibel eğitimli, zarif, modern ve Kemal’in ait olduğu toplumsal çevreye uygun bir eş adayıdır.
Kemal ise Sibel’e bir çanta almak üzere girdiği dükkanda, uzaktan akrabası olan genç Füsun’la karşılaşır. Füsun, Kemal’in hayatına yalnızca uzaktan sevilen bir kadın olarak girmez. Aralarında kısa sürede gizli bir ilişki başlar. Merhamet Apartmanı’ndaki buluşmalarında birbirlerine giderek yakınlaşırlar. Kemal, Füsun’un gençliğine, güzelliğine ve varlığına bağlanırken Sibel’le kurmayı planladığı gelecekten de vazgeçmez. Füsun’u tutkuyla, gençlikle ve kaçışla; Sibel’i ise düzenle, toplumsal kabulle ve güvenli bir gelecekle ilişkilendirir.
Asıl sorun, bu iki kadının gerçekte kim olduğu değil, Kemal’in onları kendi ihtiyaçlarına göre iki ayrı yere yerleştirmesidir. Birinin yanında arzularının peşinden giderken diğerinin yanında hayatının düzenini korumaya çalışır. Birinden heyecanı, ötekinden güveni alabileceğine ve hiçbirinden bütünüyle vazgeçmeden ikisini de hayatında tutabileceğine inanır.
Masumiyetin ilk kez yitirildiği yer belki de tam burasıdır.
Çünkü Kemal yalnızca Sibel’e ihanet etmez. Füsun’a da açık, dürüst ve güvenilir bir gelecek sunmaz. Füsun’un kendisini beklemesini, Sibel’in ise hiçbir şeyden haberi olmadan onunla bir hayat kurmasını ister. İki kadının da hayatında kalmasını ister ama hiçbir seçimin bedelini ödemeye yanaşmaz. Kemal, aşkı bir seçim olarak değil, iki hayatı aynı anda sürdürebileceği ayrıcalıklı bir alan olarak görür.
Füsun’u arzularken Sibel’den vazgeçmez.
Sibel’le nişanlanırken Füsun’u kaybetmeyeceğine inanır. Tutkunun da düzenin de kendisine ait olmasını ister.
Fakat hayat, insana bütün ihtimalleri aynı anda elinde tutma ayrıcalığı tanımaz.
Kemal’in nişan gecesi yalnızca Sibel’le kuracağı geleceğin ilanı değildir. Füsun’a verdiği cevabın da en görünür halidir. Kemal, sözleriyle karar vermekten kaçınsa bile yaptığı seçim ortadadır. Füsun, ailesiyle birlikte o nişana katılır ve Kemal’in başka bir kadınla kuracağı geleceğin herkesin önünde ilan edilmesini seyreder. Nişandan sonra Kemal ile Füsun yeniden buluşmak üzere sözleşirler. Fakat Füsun gelmez.
Merhamet Apartmanı’nda onu bekleyen Kemal, ilk kez her şeyin kendi istediği gibi sürmeyeceğini anlar. Füsun yalnızca buluşmaya gelmemekle kalmaz, ailesiyle birlikte evlerinden taşınır ve Kemal’in ulaşamayacağı bir sessizliğe çekilir. İşte o andan sonra Kemal’in arzusu, kaybın karanlığında biçim değiştirir. Füsun yanındayken onun için hayatını değiştirmeye cesaret edemeyen Kemal, Füsun gittikten sonra bütün hayatını onun yokluğuna adamaya başlar.
Bu çelişki, Kemal’in aşkındaki en rahatsız edici yarıktır:
Yanındayken seçemediği kadını, kaybettiğinde hayatının merkezine yerleştirir.
Bekleyiş, zamanla sıradan bir özlem olmaktan çıkar. Kemal’in gündelik hayatını, bedenini ve zihnini ele geçiren hastalıklı bir saplantıya dönüşür. Füsun’un yokluğunu yalnızca düşünmez, onu yaşar. Merhamet Apartmanı’na sığınır, geçmişteki buluşmaları zihninde tekrar tekrar canlandırır, Füsun’un dokunduğu eşyalarla avunmaya çalışır. Hatıra, onun için geçmişi anmanın yolu değil, bugünden kaçmanın aracıdır. Kemal acı çektikçe aşkının büyüdüğüne, aşkı büyüdükçe haklı olduğuna inanır. Oysa acının büyüklüğü, sevginin doğruluğunu kanıtlamaz. Bazen insanın çektiği acı, başkalarına çektirdiklerini görmesini engelleyen kalın bir perdeye dönüşür.
Sibel ise bu hikayede yalnızca Kemal ile Füsun’un arasındaki üçüncü kişi değildir. O da aldatılan, gerçeğin dışında bırakılan ve geleceği kendi bilgisi olmadan değiştirilen bir kadındır. Kemal’in Füsun’a duyduğu özlem derinleştikçe Sibel, onun ruhundaki uzaklığı fark eder. Kemal’in bedeni yanında olsa bile zihni artık başka bir yerdedir. Kemal sonunda başka bir kadına aşık olduğunu itiraf eder. Sibel bir süre onu anlamaya, içinde bulunduğu bu hâlden çıkarmaya ve ilişkilerini kurtarmaya çalışır. Fakat insan, kalbinde başka birinin yokluğunu taşıyan biriyle ne kadar aynı hayatın içinde kalabilir?
Sonunda nişanları bozulur.
Kemal, Sibel’i kesin olarak kaybeder. Füsun’a ise uzun süre ulaşamaz. Ancak babasının ölümünden sonra Füsun’dan gelen mektup, onu Keskin ailesinin Çukurcuma’daki evine götürür. Kemal oraya Füsun’u bulma ve onunla yeni bir hayat kurma ümidiyle gider.
Karşısında bıraktığı yerde bekleyen bir kadın değil, Feridun adında genç bir senaristle evlenmiş bir Füsun bulur.Böylece Füsun’un yokluğu sona erer fakat erişilmezliği sona ermez.
Önce gerçekten ortadan kaybolan Füsun şimdi Kemal’in karşısındadır; ancak başka bir adamın karısıdır. Kemal için hem var olan hem de kaybedilmiş bir kadına dönüşür.Yedi yıl on ay boyunca Kemal, Füsun’un, kocası Feridun’un ve ailesinin yaşadığı Çukurcuma’daki eve gider. Akşam yemeklerine katılır, onlarla televizyon seyreder, gündelik konuşmaların içinde saatler geçirir.
Aynı masaya otururlar.
Aynı odada susarlar.
Aynı ekrana bakarlar.
Fakat Kemal ile Füsun arasındaki geçmiş, odadaki herkesin bildiği ama açıkça konuşmadığı görünmez bir eşya gibi aralarında durur.
Kemal’in aşkı artık yalnızca yokluğa duyulan bir özlem değildir; daha ağır, daha karmaşık ve daha tekinsiz bir hal almıştır. Çünkü bazen bir insanın uzakta olması değil, hemen karşınızda durduğu halde ulaşılamaz olması daha büyük bir acıdır.
Kemal, Füsun’u görür.
Sesini duyar.
Hareketlerini izler.
Sigara içişine, kaşığı tutuşuna, odadan geçişine bakar.
Fakat ona ulaşamaz.
İşte bu yıllarda Kemal, Füsun’un kullandığı, dokunduğu ya da kendisine onu hatırlatan küçük nesneleri gizlice almaya başlar: tuzluklar, kaşıklar, tokalar, bardaklar, küçük süs eşyaları,
fotoğraflar ve binlerce sigara izmariti…
Bazen aldığı eşyanın yerine başka bir eşya koyar.
Bazen kimsenin fark etmeyeceğine inanır.
Bazen de herkesin fark ettiğini ama bu sessiz hırsızlığa göz yumduğunu düşünür.
Kemal henüz bir müze kurduğunu bilmez.
Fakat yavaş yavaş kendi geçmişinin arşivini
oluşturmaktadır. Onun elinde sıradan nesneler, gündelik işlevlerinden sıyrılır ve aşkın kutsal emanetlerine dönüşür.Çünkü insan, sevdiği kişiye ulaşamadığında onun dokunduğu şeylere uzanır. Bir fincanın kenarında geçmişten kalan bir izi, bir kumaşın kıvrımında unutulmuş bir yakınlığı, bir sigara izmaritinde yarım kalmış bir anı arar.
Bazen eşya, insandan daha sadıktır.
Terk etmez.
İtiraz etmez.
Değişmez.
Gitmez.
Olduğu yerde bekler.
İnsan ise beklemez. İnsan değişir, uzaklaşır, vazgeçer, başka hayaller kurar. Füsun da değişir,
Kemal de… Fakat saklanan eşya, alındığı andaki halini korur. Zamana karşı direnerek hatırayı olduğu yerde tutar. Bu yüzden müze, hayatın tam karşısında yükselen sessiz bir anıt gibidir:
Hayat akar,müze tutar.
Fakat Kemal’in Füsun’a yakın kalmak için yaptıkları yalnızca eşya toplamakla sınırlı değildir. Füsun oyuncu olmak, filmlerde görünmek ve kendisine başka bir hayat kurmak ister.
Feridun’un yazıp yöneteceği bir filmde başrol oynamayı hayal eder. Kemal ise Füsun’a yakınlığını sürdürebilmek için film projesine maddi destek vermeye hazırlanır. Görünüşte onun hayalini desteklemektedir. Fakat sevgiyle sahip olma arzusu burada yeniden birbirine karışır. Kemal, Füsun’un oyuncu olmasını istediğini söylerken onun başkaları tarafından görülmesinden, beğenilmesinden ve kendisinin denetleyemeyeceği bir hayata kavuşmasından korkar. Feridun da Füsun’un ün kazanmasından ve sinema dünyasına girmesinden rahatsızdır.Böylece Füsun’un hayali, onu sevdiğini söyleyen iki erkeğin kıskançlığı arasında yavaş yavaş solar.
Belki de Kemal’in sevgisindeki en büyük çelişkilerden biri budur: Füsun’un mutlu olmasını ister ama bu mutluluğun kendisinden bağımsız olmasına katlanamaz. Onu özgür görmek ister ama özgürlüğünün götürebileceği yerlerden korkar. Sevdiği kadının hayallerini desteklediğine
inanırken aslında o hayallerin çevresine görünmez sınırlar çizer.
Bir insanı sevmekle onun hayatına hükmetmek arasındaki çizgi bazen tam da burada silinir.
Füsun ise yalnızca Kemal’in aşkının nesnesi değildir. O kendisine ait arzuları, kırgınlıkları ve hayalleri olan bir kadındır. İsteyen, reddeden, hayal kuran, öfkelenen, incinen ve kendi seçimlerini yapmaya çalışan bir insan… Ne var ki okurun karşısındaki Füsun bile bütünüyle özgür değildir. Çünkü onu Kemal’in gözlerinden görür, Kemal’in hatırladığı kadarıyla tanırız. Onun suskunluğunu Kemal yorumlar, bakışlarına Kemal anlam verir, hareketlerinden Kemal sonuç çıkarır. Füsun’un sesi, Kemal’in anlattığı büyük aşkın içinde sık sık kısılır.Tıpkı Sibel’in sesi gibi. İki kadının yaşadığı kırılma, Kemal’in acısının gölgesinde kalır. Kemal kendi ıstırabını öylesine büyütür ki Sibel’in uğradığı ihanet ve Füsun’un ödediği bedel zaman zaman görünmez olur. Belki de Kemal’in asıl bencilliği sevmek değil, yalnızca kendi sevme biçimini önemli sanmaktır. Çünkü büyük acılar çekmek, insanı her zaman masum yapmaz.
Bazen yalnızca başkalarına verdiği acıyı görmesini engeller.
Yıllar geçer. Feridun başka bir kadınla ilişki yaşamaya başlar. Füsun ile Feridun’un evliliği çözülür ve sonunda boşanmayla sonuçlanır. Füsun’un babasının ölümünün ardından Kemal ile Füsun yeniden yakınlaşırlar. Yıllarca ertelenen ihtimal yeniden belirir. Bu kez Füsun, ilişkilerinin gizli kalmasını istemez. Söz, nişan ve düğün gibi geleneksel aşamaların yerine getirilmesini, herkesin önünde kabul edilen bir eş olmayı ister. Çünkü bir zamanlar gizlice yaşanan ilişkinin bedelini en ağır biçimde o ödemiştir. Kemal ile Füsun evlenmeye karar verir ve Avrupa’ya uzanması planlanan bir yolculuğa çıkarlar. Artık kavuşacakları, geçmişin yaralarını kapatacakları ve hayatlarının geri kalanını birlikte geçirecekleri düşünülebilir.Fakat geçmiş, yalnızca karar verildiği için ortadan kalkmaz.
Yıllarca söylenmemiş sözler, bastırılmış öfkeler ve yarım kalmış hesaplaşmalar onların arasındadır. Füsun’un kırgınlığı bitmemiştir. Kemal’in onu gerçekten anlayıp anlamadığı ise belirsizdir. Yolculuk sırasında geçmişin bütün kırgınlıkları yeniden yüzeye çıkar. Füsun direksiyona geçer. Otomobil bir ağaca çarpar. Kemal ağır yaralanır, Füsun ölür. Kemal,yıllarca ulaşamadığı kadına tam kavuştuğunu düşündüğü anda onu bu kez geri dönüşsüz biçimde kaybeder.
İşte müze, asıl anlamını bundan sonra kazanır.
Kemal’in yıllar boyunca biriktirdiği eşyalar artık yalnızca erişilemeyen bir kadının değil, ölmüş bir kadının hatırasını taşımaktadır. Füsun artık değişemez, uzaklaşamaz, başka bir hayat seçemez ve Kemal’in onun hakkında anlattığı hikayeye itiraz edemez. Kemal, eşyaları bir araya getirdikçe sanki Füsun’u zamanın dışına çıkarmak, onu değişemeyeceği, uzaklaşamayacağı ve kendisine karşı koyamayacağı bir hatıranın içine yerleştirmek ister. Böylece aşk, iki insan arasında yaşanan bir duygu olmaktan çıkar, tek bir insanın içinde büyüttüğü karanlık bir odaya dönüşür. Kemal o odayı Füsun’un eşyalarıyla döşer.
Yalnızlığını onun hatırasıyla doldurduğu için kendisini bütünüyle yalnız sanmaz.
Belki de saplantının en tehlikeli yanı budur:
İnsan, kendi kurduğu hapishaneyi bir sığınak zanneder.
Füsun, Kemal’in hayatında önce bir sevgili, sonra bir kayıp, ardından erişilemeyen bir yakınlık ve en sonunda dondurulmuş bir hatıra olur.
Fakat hatıra tehlikelidir.
Çünkü kendisini savunamaz.
Gerçek bir insan, kendisine yüklediğimiz anlamlara itiraz edebilir. Onu yanlış tanıdığımızı, eksik gördüğümüzü ya da zihnimizde bambaşka birine dönüştürdüğümüzü söyleyebilir. Hatırladığımız insanın ise böyle bir imkanı yoktur.
Bu yüzden sevdiğimiz kişiyi yokluğunda yavaş yavaş yeniden yaratırız. Kusurlarını siler, sesini güzelleştirir, bakışlarına anlamlar yükler, suskunluklarına bile hikayeler yazarız.
Zihnimiz, gerçeğin boş bıraktığı yerleri kendi arzularıyla doldurur. Sonra bir gün fark ederiz ki özlediğimiz kişi artık gerçek kişi değildir. Kendi ellerimizle yarattığımız kişidir.
Gerçek Füsun ile Kemal’in zihninde yarattığı Füsun arasındaki mesafe, roman boyunca giderek açılır. Kemal’in sevdiğini söylediği kadın ile Füsun’un gerçekte olmak istediği kadın birbirinden uzaklaşır. İşte trajedi tam da burada başlar.
Bir insanı sevmekle onun hakkında bir hikaye yazmak arasındaki farkı kaybettiğimiz anda aşk başka bir şeye dönüşür: Mülkiyete.Benim kadınım. Benim erkeğim.
Benim sevgilim
Benim… İnsan mı bu?
Yoksa tapusu alınmış bir arsa mı?
Aşkın modern insanın elinde bu kadar kolay tüketilmesinin nedenlerinden biri de belki budur: Sevgiyle sahipliği birbirine karıştırıyoruz. Birini seviyorsak onun bize ait olması gerektiğine inanıyoruz. Gitmesini ihanet, değişmesini tehdit, özgürlüğünü ise sevgimize karşı işlenmiş bir suç gibi görüyoruz.
Oysa sevgi, sahiplik değildir. Sevgi, karşılaşmadır.
İki özgür insanın birbirinin hayatına dokunması ama birbirinin hayatını ele geçirmemesidir. Gerisi bizim korkularımızdır.
Kemal’in müzesi aslında bu korkuların da sergisidir.
Kaybetme korkusunun…
Unutulma korkusunun…
Yalnız kalma korkusunun…
Yaşanmış olanın bir gün hiç yaşanmamış gibi silinip gitmesi korkusunun…
İnsan bu yüzden eşya biriktirir.
Hatıra biriktirir.
Fotoğraf biriktirir.
Mesajları saklar.
Eski bir şarkıyı yıllarca dinler.
Bir kokuyu duyduğunda ansızın geçmişe döner.
Çünkü unutmak bazen insanın kendisine ihanet etmesi gibi gelir. Sanki unutursa yaşadıkları değersizleşecek, sevdiği insan gerçekten yok olacak, geçmişteki kendisi de onunla birlikte silinecektir. Oysa unutmak her zaman ihanet değildir. Bazen unutmak, hayatın yoluna devam edebilmesi için hafızanın yaptığı sessiz bir temizliktir. Kalbin, taşıyamadığı yükleri usulca yere bırakmasıdır.
Her şeyi sonsuza kadar taşımak zorunda değiliz. Bazı aşklar yaşanır ve biter.
Bazı insanlar gelir ve gider. Bazı hikayeler yarım kalır.
Bazılarının sonu mutlu değildir.
Fakat bu, onların değersiz olduğu anlamına gelmez.
Tam tersine, bazı şeyler tam da bittiği için değerlidir. Sonsuza kadar sürmedikleri için iz bırakır, geri gelmedikleri için hatırlanır, tamamlanmadıkları için içimizde yaşamaya devam ederler. Masumiyet Müzesi’nin asıl büyüsü de burada saklıdır. Bize yalnızca bir aşkı değil, insanın kaybettiği şeyi kutsallaştırma eğilimini de gösterir.
Kaybettiğimizde değerini artırırız.
Ulaşamadığımızda güzelleştiririz.
Geri dönemediğimizde geçmişi romantikleştiririz. Sonra geçmişi bugünden daha güzel zannederiz. Oysa geçmiş de en az bizim kadar kusurluydu.
Füsun da kusurluydu. Kemal de. Aşk da. İnsan da.
Sibel ise kendi sessiz yarasıyla bu hikayenin kıyısında bırakılmıştı.Belki masumiyet
dediğimiz şey, bütün bu kusurların üzerine örttüğümüz beyaz bir örtüden ibarettir. Altında ihanetler, kıskançlıklar, kırgınlıklar, korkular ve yarım kalmış arzular vardır, fakat biz uzaktan yalnızca beyazlığı görürüz.
Ve sonunda müzeden çıkarken insanın zihnine tek bir soru takılır:
Biz gerçekten sevdiğimiz insanı mı özlüyoruz, yoksa onun yanındayken olduğumuz kişiyi mi?
Belki de bütün mesele budur. Çünkü bazen insan birini değil, onunla birlikte kaybettiği kendisini arar.
Bir eşyanın peşinden gider. Eski bir sokağa döner.
Bir şarkıyı yeniden açar.
Bir kokunun içinde durup yıllar öncesini hatırlar.
Ve aradığı kişinin Füsun olduğunu sanır.
Oysa aradığı, çoktan geride kalmış olan kendisidir.
Belki daha genç, daha umutlu, daha cesur halidir.
Belki henüz hiçbir şeyi kaybetmemiş olan kendisidir.
İşte bu yüzden Masumiyet Müzesi, aşkın müzesi olmaktan çok, insanın kendi geçmişiyle yaptığı sessiz anlaşmanın müzesidir.
Vitrinlerde Füsun’a ait eşyalar vardı; fakat aslında sergilenen Kemal’in sevme biçimiydi.
Onun tutkusu… Onun korkusu…Onun sahip olma arzusu…
Seçim yapmaktan kaçarken başkalarına ödettiği bedeller…
Kaybettiği kadını, hatıraların içinde sonsuza kadar kendisine ait kılma çabası…
Kemal, Füsun’u hayattayken gerçekten anlayamaz. Öldükten sonra ise onu eşyaların,
hatıraların ve kendi anlattığı hikayenin içine hapseder. Böylece Füsun, bir kadın olmaktan çıkar. Kemal’in acısını büyüten, aşkını yücelten ve yalnızlığını anlamlı kılan bir hatıraya dönüşür.
Belki de romanın en büyük trajedisi Füsun’un ölümü değildir. Asıl trajedi, onun yaşarken de kendi hikayesinin başkahramanı olamamasıdır. Çünkü Kemal’in aşkı büyüdükçe Füsun’un sesi kısılır. Kemal’in acısı görünür oldukça Füsun’un kırgınlığı silinir. Geriye sevilen bir kadının gerçekte kim olduğu değil, bir erkeğin onu nasıl hatırlamak istediği kalır.
İşte bu yüzden Masumiyet Müzesi’nden çıktığımızda arkamızda yalnızca eski eşyalarla dolu bir bina bırakmayız. Kendi aşklarımızı, kayıplarımızı ve sevgi sandığımız sahiplik duygusunu da o vitrinlerde görürüz.
Ve sonunda şu gerçekle baş başa kalırız:
Bir insanı sevmek, onu kendi hikayemizin içine hapsetmek değildir. Sevmek: onun sesini duymak, özgürlüğüne katlanmak ve gerektiğinde gidişine bile saygı gösterebilmektir.
Çünkü aşkın en büyük suçu kaybetmek değildir.
Asıl suç, sevdiğimiz insanı kendi yalnızlığımızın hatırasına dönüştürmektir.
O zaman geriye masumiyet kalmaz.
Yalnızca güzel kelimelerle örtülmüş bir suç mahalli kalır.
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...