Her insanın içinde bir saray vardır. Kimi bu sarayın kapılarını herkese açar; ayakkabısındaki çamurla girene de vicdanını eşiğin dışında bırakana da aynı sofrayı kurar. Sonra odaları dağıldığında, huzuru incindiğinde kendine sorar: “Ben neden bu kadar dağıldım?”
Oysa dağılan yalnızca saray değildir; korunmayan sınırlardır. Çünkü asalet, bir soyadından ya da geçmişten miras kalan unvandan değil, insanın kendisine ve hayatına çizdiği sınırlardan doğar.
Benim hikayemde bir kontes var. Ne başında bir taç ne ardında görkemli bir şato ne de eski Avrupa romanlarından ödünç alınmış gösterişli bir yalnızlık… O, insanın içinde yaşayan vakur taraftır. Kendini herkese ispat etmeye tenezzül etmeyen; alkışla büyümeyen, inkarla küçülmeyen, görülmediğinde değerinden hiçbir şey kaybetmeyen taraf…
Çağımız kontesleri sevmez. Çünkü onlar bağırmaz, kendilerini pazarlamaz, varlıklarını başkalarının dikkatine emanet etmezler. Giderken kapıyı çarpmaz, son sözün peşine düşmez, arkalarında haklılıklarını kanıtlayacak uzun savunmalar bırakmazlar. Sessizce çekilirler. Fakat bazen o sessizlik, söylenebilecek bin cümleden daha ağırdır.
Bugün dikkat çekmek şahsiyet, görünür olmak değer, kalabalıkların onayı ise hakikat sanılıyor. İnsan, ne kadar çok kişi tarafından görülürse o kadar kıymetli olduğuna inanıyor. Oysa gerçek asalet, görünmekten çok gerektiğinde görünmemeyi göze alabilmektir. Kendini her bakışa sunmamak, her yanlış anlaşılmanın ardından koşmamak ve değerini başkalarının kanaatine teslim etmemektir.
Kontes bunu bilir. Kalabalıkların arasında alkış toplamaktansa yalnızlığın karşısına geçip kendisine hesap vermeyi seçer. Çünkü insanın en büyük mahkemesi, gece başını yastığa koyduğunda kurulur. O mahkemede ne unvanlar konuşur ne başarılar ne de takipçi sayıları… Herkes sustuğunda yalnızca vicdan söz alır. Verilen hüküm de insanın kendi içinden gelir.
Kontesin en büyük zenginliği budur: Kimseyi kullanmaya ihtiyaç duymaz. Birinin omzuna basarak yükselmez, başkasının eksikliğinden kendisine üstünlük çıkarmaz, birini küçülterek büyüdüğünü sanmaz. Çünkü karakter, başkalarının sırtına çıkarak ulaşılan bir tepe değil, insanın tek başına tırmandığı sarp bir dağdır. Zirvesinde alkışlayan kimse bulunmasa bile insan, oraya nasıl çıktığını bilir.
Modern dünyanın en büyük trajedisi de belki budur: Herkes kral olmak istiyor, fakat kimse asil kalmak istemiyor.
Asalet artık pahalı bir mücevher gibi vitrinlerde sergileniyor; herkes ona hayranlıkla bakıyor ama pek az kişi onu taşımaya cesaret ediyor. Çünkü asaletin bir bedeli vardır. Bazen susmayı, bazen çekilmeyi, gerektiğinde affetmeyi ve kimi zaman haklı olduğu halde kendini anlatmaktan vazgeçmeyi ister. Her şeyi kaybetmeyi göze almayı, fakat hiçbir şartta onurundan vazgeçmemeyi gerektirir.
İşte bu yüzden kontesler azaldı. Onların yerini gürültü, gösteriş ve menfaat aldı. İnsan, alkışların arasında büyüdüğünü sanırken kendi içinde küçüldü; herkes tarafından görülmeye çalışırken kendisini göremez hale geldi.
Belki de her insan, ömründe en az bir kez içindeki kontesle tanışmalıdır. O vakur taraf, insanın kulağına usulca şunu fısıldar:
“Değerini seni alkışlayanlardan öğrenme. Seni terk edenlerin ardından da arama. Eğer değerin, hiçbir seyircinin bulunmadığı yerde de değişmeden kalabiliyorsa, işte o zaman gerçekten asilsin.”
Çünkü kontes olmak bir unvan değildir. Kalbinin kimsenin önünde eğilmeyecek kadar hür, hiç kimseyi hor görmeyecek kadar zarif kalabilmesidir.
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...