KLAVYE DELİKANLILARI HACER ELBEY
KLAVYE DELİKANLILARI

Bir zamanlar sözün bir ağırlığı vardı. İnsan, ağzından çıkanı ortalıkta bırakıp yoluna devam edemezdi. Sözü de peşinden gelir, kapısını çalar, yakasına yapışır, gerektiğinde uykusunu kaçırırdı. Delikanlılık biraz da buydu: Söylediğin cümlenin arkasında, alkışlar kesildikten sonra da durabilmek.Geçmiş elbette masum değildi. Kötülük yeni icat edilmedi. İnsan, insanı dün de incitiyordu. Fakat incittiği yüzle karşılaşma, kırdığı sesin titremesini duyma ihtimali vardı. Yaptığının tanığı olmak gibi bir zahmetten bugünkü kadar kolay kaçamıyordu.

Sonra teknoloji girdi hayatımıza.

Uzakları yakın etti. Sesimizi çoğalttı. Bilgiyi önümüze serdi. Biz ise bütün bu imkanların arasından, birbirimizi daha kolay yaralamanın yollarını da bulduk. Artık birinin hayatına çamur atmak için yerimizden kalkmamız gerekmiyor.

Koltuk rahat.
Çay sıcak.
Vicdan sessizde.

Şimdi ise cesaretin de ergonomik olanı makbul.

Ekranın karşısında kabarıyor, hiç tanımadığımız insanların ömrüne bilirkişi kesiliyoruz. Bir fotoğraf, ahlak biçmemize yetiyor. Yarım bir cümleyle niyet okuyor, birkaç saniyelik görüntüyle bir insanın bütün geçmişini, karakterini ve haysiyetini yargılayabiliyoruz.

Bilmediğimiz yerleri merakla değil, iştahla dolduruyoruz. Çünkü bazen gerçeği öğrenmek istemiyoruz. Haklı çıkmak bile ikinci planda kalıyor. Birini aşağı çekmenin, kalabalığın önüne atmanın, üzerine birkaç kelimeyle basmanın verdiği haz yetiyor.

Sonra buna “yorum” diyoruz.

Ne temiz kelime.
İçine ne koysan masum görünüyor.                                                                                                                     Hakaret, iftira, küçümseme, alay… Hepsi aynı cümlenin arkasına saklanıyor:

“Ben sadece fikrimi söyledim.”                                                                                                       Söyledin.

Peki o fikrin içinde neden düşünceden çok, bir insanı incitme hevesi var? Neden itiraz ettiğin davranışı anlatmak yetmiyor da karşındakinin haysiyetine kadar uzanıyorsun? Neden bilmediğini sormak yerine, aklına gelen en kirli ihtimali hakikat ilan ediyorsun?

Çünkü cevabı beklemek, saldırının zevkini geciktiriyor.

Black Mirror izlerken yüzümüzde beliren o huzursuzluğu düşünüyorum. İnsanların birkaç yıldızla değer kazandığı, kalabalığın verdiği puanlarla toplumun dışına itildiği o dünyaya bakıp ürperiyoruz.

“Ne korkunç bir gelecek,” diyoruz. Sonra bölüm bitiyor. Jenerik akıyor. Ekran kararıyor. Fakat hikaye bitmiyor.

Birkaç saniye sonra telefonu elimize alıyor, korkuyla seyrettiğimiz dünyanın içine kendi isteğimizle giriyoruz. Önümüze düşen görüntüyü delil, altındaki yorumları tanık, kendi öfkemizi de hüküm sayıyoruz.

Sanal mahkememiz hemen kuruluyor.

Savunmayı dinleyen yok.
İtirazı duyan yok.
Verdiği hükmü unutan çok.Hakkında hüküm verilenin unutmasına izin veren yok.

Bir kişi suçlamayı yazıyor. Bir başkası ona yeni bir ayrıntı ekliyor. Öfke elden ele dolaşırken kimse gerçeğin nerede bittiğini, kalabalığın hayal gücünün nerede başladığını sormuyor.

Çünkü linç, hakikatten daha hızlı ilerliyor.

Bazen seyretmekle de yetinmiyoruz. Bir hakaret bırakıyor, bir taşı da biz atıyoruz. Ardından kendimize küçük bir masumiyet payı ayırıyoruz:

“Ben yalnızca bir cümle yazdım.”

Oysa kalabalıkların vicdanı tam da böyle kayboluyor. Kimse yıkılan hayatı üstlenmiyor, herkes yalnızca kendi attığı taşın küçüklüğünden söz ediyor.Üstelik verdiğimiz hükmün altında kendi adımız bile bulunmuyor bazen.

Bir kullanıcı adı.
Sahte bir fotoğraf.
Kilitli bir hesap.

Cesaretimizin yeni zırhı bu.

Black Mirror’ın karanlığı belki de bu yüzden tanıdık geliyor. Ekranın kendi vicdanı yok. Kimseye kin duymaz, kimseyi kıskanmaz, kimsenin düşüşünden haz almaz. Bütün bunları ona biz taşırız. İçimizde sakladığımız ne varsa parmaklarımızın ucundan geçirip o kara aynaya bırakırız.

Sonra ekranı kapatırız.
Her şeyin bittiğini sanırız.                                                                                                                Oysa ekranın öteki tarafında hiçbir şey bitmez.

Telefon masaya bırakılır. Akşam yemeğine geçilir. Bir şeye gülünür. Uyunur. Fakat bir başkası, bizim çoktan unuttuğumuz o cümlenin içinde kalır. Telefonunu kapatır ama zihnindeki ses kapanmaz. İşine gider, insanların bakışlarında yazılanları arar. Evine döner, sofrada susar, gece uyanır. Hiç tanımadığı insanlara karşı, kendi içinde durmadan savunma yapar.

Senin can sıkıntın geçmiştir.
Onun sıkıntısı daha yeni başlamıştır.

Bazen bir yorum, kapılar kapandıktan sonra da evin içinde dolaşır. Sofraya oturur. Aynadaki yüze karışır. Uykunun kıyısında bekler. Kimse sözünü etmese de oradadır.

İşte klavye delikanlılığının sefaleti tam burada başlar: Yarayı açarken gösterdiği hevesin zerresini, o yaranın başında durmak için göstermez.

Acıyı başkasına bırakır. Kendisine ise “ifade özgürlüğü” denilen rahat bir sığınak ayırır.

Oysa ifade özgürlüğü, söylediğin sözün sorumluluğundan azat edilmek değildir.

Elbette konuşacağız. Eleştireceğiz. Haksızlığa itiraz edecek, yaşadığımızı anlatacak, gerektiğinde hesap soracağız. Fakat eleştirinin de bir emeği vardır: Bilmek, araştırmak, ayırmak, gerekçelendirmek ve cevabı dinlemek.

Hakaret ve iftira bunların hiçbirine ihtiyaç duymaz. Belki de bu yüzden bu kadar rağbet görür. Düşünmenin zahmetine katlanmadan, bir düşüncesi varmış gibi görünme fırsatı verir.

Ekranın arkasından savrulan sözlere bakıyorum.

Ne büyük öfke.
Ne gösterişli meydan okuma.
Ne rahat kahramanlık.

Ta ki insandan kendi cümlelerinin hesabı sorulana kadar.

O zaman kelimeler birden küçülüyor:

“Yanlış anlaşıldım.”
“Öyle demek istemedim.”
“Bu kadar büyütmeyin.”

Karşısındakini herkesin önünde küçültürken hiçbir ölçü tanımayan insan, sıra sorumluluğa gelince herkesten ölçülü davranmasını bekliyor.

Bazen yorumunu siliyor. Sanki cümle ekrandan kalkınca, bir insanın içinden de sökülüp çıkacak. Sanki hafıza onun hesabına bağlı.

Oysa insanın karakteri, silemediği sonuçların karşısında belli olur. Kimsenin zorlamasını beklemeden geri dönebilmesinde… Alkışlar hala sürerken “Ben haksızlık ettim,” diyebilmesinde… Özrünü, hakaretinden daha tenha bir yere saklamamasında…

Delikanlılık sözüne hala bir anlam vereceksek, biraz da bunları konuşalım.

Birini ezmeye gücü yeterken elini çekebilenleri…
Kendi tarafının yalanına da itiraz edebilenleri…
Sevmediği insanın onurunu pazarlık konusu yapmayanları…
Kalabalık bir kurban ararken ona isim taşımayanları…

Herkesin vurduğu yere bir darbe daha indirmek için cesaret gerekmez. Bazen kendi vicdanıyla baş başa kalmaktan korkan birinin, yalnızca arkasına saklanacağı bir kalabalığa ihtiyacı vardır.

Asıl cesaret, o kalabalıktan ayrılınca başlar.

Göndermeden önce dur.

Yazdığını bir kez de hedef aldığın insanın yüzünü düşünerek oku. O cümlenin arkasında gerçekten durabilecek misin? Yanılmışsan bunu söylemeye, inandırdığın insanlara gerçeği anlatmaya razı mısın? Çünkü senin birkaç saniyede uydurduğun yalan, karşındaki insanın yıllarca açıklamak ve çürütmek zorunda kaldığı ağır bir yüke dönüşebilir.

Sen yazıp geçersin.
O, gerçeği anlatıp durur.                                                                                                                  Üstelik senin yalanına hemen inananlar, onun doğrusuna bir türlü ikna olmaz.

Bir gün kalabalık dağılır. Seni alkışlayanlar başka bir öfkenin peşine düşer. Ama bir insanın haysiyetine uzanan o cümlenin sahibi hâlâ sensindir. Yorumunu silsen de adını gizlesen de o söz sana aittir.

Delikanlılık, başkasına hesap sorarken değil, kendi sözünün hesabı sorulduğunda belli olur.

Hadi, klavye delikanlısı…

Kalabalığın önüne attığın insanı, gerçek ortaya çıktığında yine o kalabalığın önünde savunabilecek misin?

Yalanın duyulsun diye gösterdiğin çabayı, doğrusu duyulsun diye de gösterecek misin?

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ