Eğitim, kâinatın özü, cevheri olan insanı işleme, parlatma ve asli fıtratına yöneltme sanatıdır. Medeniyetimiz, bilgiyi ve insanı hikmet süzgecinden geçirerek yoğuran köklü bir Maarif geleneğine sahiptir. Son dönemde Millî Eğitim Bakanlığı tarafından ortaya konulan Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, bu köklü geçmişten ilham alan, insanı sadece zihniyet veya bilgi depolama aygıtı olarak değil, ruhu, aklı ve ahlakıyla bir bütün olarak ele alan kıymetli bir adımdır. Modelin; köklerinden beslenen, millî ve manevi değerleri merkeze koyan, madde ile manayı sentezleyen yapısı, geleceğe dair ümitlerimizi tazeleyen olumlu bir gelişmedir.
Ancak bir sistem ne kadar mükemmel tasarlanırsa tasarlansın, onun uygulayıcısı konumundaki insan unsuru yetersizse veya sisteme yabancıysa, kâğıt üzerindeki metinler bir temenniden öteye geçemez. Bugün milli eğitimimizin en büyük sancısı, Maarif Modeli ile bu modeli sınıfta hayata geçirecek öğretmen profili arasındaki derin uçurumdur. Mevcut öğretmen kadrolarımızın önemli bir kısmı, bu modelin vizyonundan son derece uzaktır. Zira mevcut eğitim fakültelerimiz, yıllardır bu ruhu verebilecek müfredat ve pedagojiden yoksun bir şekilde mezun vermektedir. Modelin uygulamaya konulması sürecinde verilen hizmet içi eğitimler ise ne yazık ki biçimsel kalmakta, teorik sunumların ötesine geçemeyip öğretmenin zihniyet dünyasında beklenen inkılabı gerçekleştirememektedir.
Bir başka akıl tutulması kötü bir eğitim sisteminin ürünü olarak 25 yaşına gelmiş, KPSS için önemli bir kaynak ve zaman harcaması yapmış, öğretmen alımlarının eksikliği nedeniyle devlete bilenmiş öğretmen adaylarını Öğretmen Akademileri ismindeki teorik eğitim merkezlerinde milli ve yerli yapma düşüncesidir. Öyle ki din kültürü ahlak bilgisi öğretmenliği için akademiye gelenlerin yarısının namaz kılmadığı, hatta içinde inançsız olma ihtimali bile olan adayların olduğu kulağımıza gelen acı bilgilerden birkaçıdır. Bu yapı öğretmenleri pedagojik olarak destekleyebilir ancak ideolojisi yerleşmiş adaya milli ve yerliliği veremez.
Eğitim camiamız üzerine çalışmalarıyla tanınan bir profesörümüzün; "Eğitim camiasında çalışanların yüzde yetmişinin inancı zayıf veya yok" şeklindeki acı tespiti, üzerinde derin derin düşünülmesi gereken vahim bir tablodur. İnancı, ahlakı ve maneviyatı merkeze alan bir eğitim sistemini, bizzat inançla ve bu değerlerle mesafeli, hatta onlara karşı rol model konumundaki bir öğretmen nasıl verecektir? Çocuğun gözünde öğretmen, sadece bilgi aktaran bir memur değil, şahsiyetini kopyaladığı bir ayna, bir örnektir. Aynası buğulu, pusulası şaşırmış bir kadroyla "millî ve manevi değerleri benimsemiş nesiller" yetiştirme iddiaları ne kadar gerçekçidir?
Öğretmenlikle ilgili onca güzel gelişmeyi görmezden; ona seçkin, nezih ve saygın bir konum kazandırma, mesleğin itibarını iade etme yönündeki “önlük giyme uygulaması” gibi basit ve makul bir adımına bile karşı çıkan bir öğretmen profiliyle karşı karşıyayız. "Her şeye karşıyız" duruşunu gelenek haline getirmiş, atılan her hayırlı adıma ideolojik gözlüklerle direnen bir kadroyla millî ve yerli bir nesil yetiştirmek mümkün değildir.
Başka bir akıl tutulmamız; Anayasamızın gençliği ve aileyi korumaya yönelik açık hükümleri (Madde 58 ve 41) ortadayken; toplumun temel taşı olan aile yapısını ve ahlakını bozmaya matuf faaliyet gösteren derneklerin, cemiyetlerin varlığıdır. Anayasal güvence altına alınmış bir değerin, sivil toplum veya özgürlük kılıfı altında altının oyulmasına göz yumulması, devletin kendi ilkeleriyle çelişmesidir. Aileyi ve ahlakı hedef alan bu yıkıcı akımlara karşı gençliğimizi korumak, sadece hukuki bir zorunluluk değil, varoluşsal bir mecburiyettir.
Son yıllarda ufkumuzu açan TEKNOFEST gençliği, bu memleketin öz evlatlarının fırsat verildiğinde neleri başarabileceğinin somut bir kanıtıdır. Bir genç 20 yıl önce “Bize imkân verin 10 yıl sonra İHA’da dünyada bir numara olalım diyor” Birçok engellemelerden sonra, imkân buluyor ve söylediği hedefe ulaşıyor. Aynı zamanda yüz yıla yakın ülkemizin en büyük markalarının önüne geçerek vergi rekortmeni olabiliyor. Teknolojide, havacılıkta ve uzay bilimlerinde ortaya konan bu irade, özgüvenini kazanmış bir neslin başarısıdır. TEKNOFEST ruhu, sadece teknolojik bir sıçrama olarak kalmamalı, sağlam bir ilmi ve imani altyapı ile desteklenmelidir.
Bugün okullarımızda eğitim alan gençlerimizin zihni ve ruhi ihtiyaçları ne yazık ki tam anlamıyla karşılanamamaktadır. Yüce kitabımız Kur'an-ı Kerim’de namazdan sonra en çok vurgulanan kavramlardan biri "ilim"dir. İslam medeniyeti bir ilim medeniyetidir. Ancak ne hazindir ki, gençliğimize din ve ilim ilişkisi doğru anlatılamamakta; İslam’ı ilme, fenne ve gelişmeye karşıymış gibi göstermeye çalışan Batı merkezli iddialara hak ettiği çapta cevaplar verilememektedir. Rabbimiz Kur’an-ı Kerim’de; düşmanın silahından, teknolojisinden, ilim ve fenninden daha üstününü üretiniz, buyurmaktadır. Savunma sanayiinde, yapay zekada, temel bilimlerde düşmandan daha güçlü olmak, Müslümanlar üzerine farz-ı kifayedir. Buna uygun bir Millî Eğitim yapılanması kurmak, sınıflarımızı birer ilim ve teknoloji üssüne dönüştürmek zorundayız. Şunu kesin ve net bir dille ifade etmeliyiz: Millî ve yerli bir eğitim anlayışı inşa edemezsek, ülkenin bilinmezliğe gidişi muhakkaktır.
Geçmişten bir misal vermek gerekirse; bundan yaklaşık yüz yıl önce Fransa’da sokaklardaki alkolik ve ahlaken çökmüş gençlerin varlığından endişe ederek hükümete başvuran yetkililere, dönemin Fransız idarecileri şu tarihi cevabı vermişti: "Bizim için endişe edilecek bir şey yok. Bize ülkeyi yönetecek, sanayiyi ve orduyu ayakta tutacak 5.000 zeki ve iyi yetişmiş genç lazım; biz onları zaten özel mekanlarda yetiştiriyoruz."
Bizim yaşadığımız bir başka akıl tutulması tam da buradadır: Ülkemizin en zeki, en başarılı gençlerini Liselere Geçiş Sistemi (LGS) veya YKS gibi sınavlarla tek tek seçiyoruz; ardından bu evlatlarımızı kendi ellerimizle yabancı, kökü dışarıda veya masonik zihniyetle idare edilen elitist okulların eğitim sistemine emanet ediyoruz. Bizim ilk 5.000, ilk 10.000’e giren en zeki zihinlerimiz, Avrupai veya yabancı misyoner zihniyetli okullarda okumaktadır. Bu okullardan yerli ve millî bir ruhun çıkması eşyanın tabiatına aykırıdır. Dindar ve muhafazakâr insanlarımızın da sırf çocukları "iyi bir çevre edinsin", "yabancı dili iyi öğrensin", "daha iyi imkanlara sahip olsun" bahaneleriyle bu okullara tereddüt etmeden evlatlarını veriyor olması tam bir akıl tutulmasıdır. Devletin bile zaman zaman denetlemekte zorlandığı, öğrencisinin ve velisinin Millî Eğitim Müdürü’nü protesto etme cüretini gösterdiği, kendi ülkesinin değerlerine yabancılaştığı bu vahim tablo, geleceğimiz adına büyük bir tehdittir.
Neslin ihyası, bu memleketin en hayati, en öncelikli meselesidir. Binalar yapabilirsiniz, yollar, köprüler inşa edebilirsiniz; ancak o köprülerden geçecek, o binaları işletecek nesli milli ve manevi değerlerle donatamazsanız, imar ettiğiniz her şeyi kendi ellerinizle yıkıma mahkûm edersiniz. Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli doğru bir teşhistir; ancak bu teşhisin tedaviye dönüşmesi için, sistemi omuzlayacak inançlı, adanmış; öğretmenliği bir memuriyet değil bir peygamber mesleği olarak gören idealist öğretmenlerin yetiştirilmesi şarttır. Bunun için eğitim sistemlerinden önce öğretmen yetiştirme kurumlarını ve hemen ardından din görevlisi yetiştirme kurumlarını tam bir revizyona sokmamız gerekmektedir.
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...