Herhangi bir alışverişinizde aldatılıyorum hissi uyandı mı içinizde? Benim genelde uyanır. Bu yüzden alışveriş merkezlerinden markalı ürün almaya çalışırım. Araç alırken eksiklerinin söylenmediğini düşündüğünüz de olmuştur, benim gibi. Belki ben de başkalarına güven vermiyorumdur. İşte bu ahval üzere olmak; toplumsal güvensizlik, oldukça can sıkan ve gelecek için endişe verici bir durum olarak günümüz toplumunu tehdit etmektedir.
Güven, bir toplumun bir arada yaşamasını sağlayan görünmez çimentodur. Bu çimentonun çözülmesiyle birlikte toplum yapısı, yerini ürkütücü bir toplumsal paranoyaya bırakmaktadır. Bireylerin birbirine kuşkuyla baktığı, hırsızlık, dolandırıcılık ve aldatma korkusunun zihinleri esir aldığı bir iklimde köklü müesseselerin ayakta kalması mümkün değildir.
Dünya ile paralel, hatta daha yüksek oranda günümüz Türkiye’si ve İslam coğrafyası, yalnızca iktisadi dalgalanmaların veya siyasi gerilimlerin değil, ruhu içeriden kemiren ve toplumsal hayatı sarsan çok daha derin bir ahlaki buhranın, yani topyekûn bir güven bunalımının pençesindedir. Sosyal hayatın her kademesine sirayet eden bu itimat kaybı, gündelik yaşamın en basit alanlarında dahi kendini hissettirmektedir. Alelade bir alışveriş esnasında, kimlik fotokopisi talep edilen bir telefoncuda ya da devletin kurumlarına resmi belge teslim ederken dahi vatandaşın yüreğine çöken o kesif güvensizlik hissi, bu toprakların tarihinde hiç olmadığı kadar yüksektir.
İnsani güven duygusu ise şahsi müşahedelerimizle sabittir ki hayatımız boyunca görmediğimiz denli düşük bir seviyeye gerilemiştir. Kardeşin kardeşe, babanın oğula, amirin memuruna emniyet edemediği, memurun ise amirine karşı derin bir güvensizlik beslediği bir cemiyetin idari, ahlaki ve sosyal ayarları tamamen bozulmuş demektir. Ayarları bozulan bu toplumsal yapıda, adalet yerini şüpheye, itimat paranoyaya, huzur ise cinnete terk etmektedir.
Dünya genelindeki güvenlik ve toplumsal güven endeksleri (Dünya Değerler Araştırması, Legatum Refah Endeksi vb.) bilimsel bir nazarla tetkik edildiğinde, geçmiş yıllara kıyasla Türkiye'nin ve genel anlamda İslam dünyasının toplumsal güven sıralamalarında dramatik bir gerileme yaşadığı net bir şekilde müşahede edilmektedir. Geçmişte komşunun komşuya, esnafın müşteriye gözü kapalı güvendiği bu topraklarda, bugün küresel güvensizliklerle yarışır halde bir ahlaki fetret devri yaşanmaktadır.
Bu sosyolojik çöküşün ve güvensizliğin arkasındaki en temel etmen, inançtan uzak dünya tasavvurunun insan ruhunda açtığı derin yaralardır. Hırs, ihtiras, tamah ve aşırı kâr arzusunun putlaştırıldığı modern iklim, insanlarda helal ve haram kavramlarının tamamen silinmesine yol açmıştır. Oysa İslam dini, meşru çizgide kalmak kaydıyla çalışmayı, üretmeyi ve helalinden çok kazanmayı asla menetmez. Müslümanın mal, mülk ve servet elde etmesi, helal dairesinde olması ve bu imkânları mukaddesata, İslam’ın yayılışına ve insanlığa daha iyi hizmet etmek amacıyla kullanması şartıyla özellikle teşvik edilmiştir.
Asıl kırılma noktası, servet ve güç elde etme ihtirasının, ahlaki sınırları ve kul hakkını çiğneyecek bir azgınlığa dönüşmesidir. Ahirete ve hesap gününe yakinen inanmayanın, kul hakkı yemenin dehşetini ve ebedi azabını kalbinde hissetmeyenin; dolandırıcılık, hırsızlık, sahtekârlık ve aldatma faaliyetlerine yönelmesi önünde bir engel yoktur. İnanç ekseninden kayan insan, yalnızca kendi menfaatini ilah edinerek toplumsal güveni kökünden kurutmaktadır.
İnsanlığın içine düştüğü bu zifiri karanlıkta yegâne çare ve sığınak, kelime kökü itibarıyla zaten "güven" demek olan İslam ve İmandır. Müslüman, özü itibarıyla "güvenen ve güvenilen" insandır. Nitekim kelime köklerine bakıldığında; İman, emniyette olmak ve güven vermek demektir; Mümin ise etrafına güven yayan kişi manasına gelir. İslam, toplumsal ilişkilerin merkezine "emanet" şuurunu yerleştirir.
Peygamber Efendimiz Aleyhisselam, nübüvvetten önce dahi azılı düşmanlarının bile ittifakla "Muhammedü'l-Emin" (Güvenilir Muhammed) dediği bir Peygamberdir. Efendimiz Aleyhisselam, imanın toplumsal hayattaki karşılığını şu sarsıcı hadis-i şerifle ilan etmiştir: "Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların emin olduğu kimsedir. Yine Efendimiz Aleyhisselam, güveni zedeleyen davranışların inanç sistemindeki zafiyetten kaynaklandığını şu şekilde beyan buyurur: "Emanete riayeti olmayanın imanı da yoktur; ahdine vefası olmayanın dini de yoktur."
Bugün yaşanan tüm güven problemlerinin temel reçetesi sahih bir inanç, köklü bir iman ve ahiret bilincidir. İnsanların birbirine güvenmediği bu çağda çözüm, kalplere Allah korkusunu ve hesap verme şuurunu yeniden yerleştirmektir.
Tam da bu noktada, kendisini "İslam kimliği" ile tanımlayan veya muhafazakâr etiketler taşıyan bazı şahıs ve kurumların sergilediği ihanetler, hırsızlıklar ve suiistimaller, İslam'ın aziz şahsiyetine kara bir leke gibi sürülmek istenmektedir. Altını kalın çizgilerle çizmek gerekir ki bu durum, o kişi veya kurumların gerçekte İslam’ın emirlerini, adalet, dürüstlük ve emanet ilkelerini hayatlarına tatbik etmemelerinin, nefislerine ve dünyevi tamahlarına mağlup olmalarının bir neticesidir. Kişilerin veya kurumların cürümleri üzerinden İslam'ı yargılamak, güneşi balçıkla sıvamaya çalışmaktan farksızdır. Çözüm İslam'ı terk etmekte veya dışlamakta değil, tam manasıyla sahih ve ihlaslı bir surette İslam’ı yaşamaktadır. Hataları İslam’a mal etmeye çalışanların asıl düşmanlıklarının İslam’ın kendisine olduğu ortadadır.
Toplumdaki bu ahlaki aşınmanın ve güvensizliğin müzminleşmesinin önemli bir sebebi, konunun sürekli olarak siyasi kutuplaşma zeminine çekilerek örtbas edilmesi olduğu görülmektedir. Toplumsal planda yaşanan suiistimaller, failleri veya destekçileri tarafından ideolojik siperlerin arkasına gizlenerek meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Bunun en bariz ve acı misallerinden biri, kamuoyunda "Ahbap" ismiyle bilinen, hayır görünümlü kuruluşların, yardımları suiistimal ettiğine dair somut karine ve iddialar ortadayken, sırf kendi siyasi/ideolojik görüşlerine yakın olduğu için kitleler tarafından körü körüne desteklenmesidir. Bu durum, toplumsal vicdanın ne denli büyük bir akıl tutulması ve çürüme içinde olduğunu gösteren yapısal bir problemdir.
Tutumların ideolojik ölçülerle değerlendirilmesi sonucu bu gün toplumumuzun en büyük psikolojik çıkmazlardan biri de "Benim adamım hırsız olmaz" şeklindeki dogmatik yargı ve "O asla yapmaz" saplantısıdır. Bu kör taassup, adaletin gerçekleşmesini engellediği gibi, karşı taraftan gelen eleştirilere de derhal "Hattı zatında sizinkiler de hırsızlık yaptı, siz de şunları suiistimal ettiniz" şeklinde ilkel ve savunmacı bir refleksle cevap verilmesine yol açmaktadır. Karşılıklı bu çamur atma yarışları ve günahı başkalarının günahı ile örtme çabaları, toplumsal ahlak sorununu çözmediği gibi yarayı daha da derinleştirmektedir. Oysa ahlaksızlığın, hırsızlığın ve ihanetin "bizimkisi-sizinkisi" olmaz; haram, kim tarafından işlenirse işlensin haramdır. Tabii ki haramın öncelikle haram olarak kabulü gerekmektedir.
Yaşadığımız bu büyük güven bunalımından ve toplumsal paranoyadan kurtulmanın yegâne yolu, pansuman tedbirlerle vakit kaybetmeyi bırakıp, her şeyi kökünden çözecek ahlaki, dini ve milli bir eğitim devrimini başlatmaktır. Eğitim, sadece teknik bilgi aktaran veya diploma dağıtan bir mekanizma değildir. Eğitim, insanı hayata ve ahirete hazırlayan ve ona şahsiyet kazandıran bir karakter inşası sürecidir.
Müfredat ne kadar mükemmel yazılırsa yazılsın, onu hayata geçirecek olan insan unsuru, yani eğitici kişi zayıfsa sahada hiçbir karşılık bulunamaz. Bu yüzden ilk iş, eğitim fakültelerinin mevcut statükocu, batı hayranı ve değerlerden kopuk yapısını radikal bir şekilde değiştirmektir. Müfredatın millileştirilmesi, terminolojinin yerlileştirilmesi gibi çalışma diğer önemli çalışmadır. Öğretmen, kul hakkı ve helal kazanç mevzuunda ilk canlı müfredattır. Zira çocuk, anlatılanı değil, öğretmeninde gördüğü ahlakı ve adaleti taklit eder. Sınıfta not verirken, zamanı yönetirken ve sınıf/okulu idare ederken güven veren bir eğitim kadrosu yetiştirilmeden çocuklarımız
Eğitim sistemimiz, âlemlerin Rabbi olan Allah’ü Teâlâ’nın yegâne yaratıcı olduğu hakikatini merkeze alan, pedagojik esaslara uygun, dünya ve ahiret saadetinin ilkeleri ile mücehhez, müjdeleyici bir din eğitimi modeline geçmelidir. Kul hakkının fıkhı ve ahlakı, ders kitaplarının satır aralarına değil, eğitimin ruhuna işlenmelidir. Gençlerimize ahiret inancı, hesap verme bilinci ve helal-haram hassasiyeti tam manasıyla aşılanmalıdır. Hesaptan korkan, kul hakkından titreyen nesiller, yarınların emin amirleri, güvenilir memurları ve dürüst esnafları olacaktır.
Sebepleri derinlerde olan bu toplumsal kırılma, siyasi kamplaşmalarla veya günübirlik polemiklerle aşılamaz. Çözüm, sahih bir imanla beslenmiş, üstün ahlak ve ilimle donatılmış, "Muhammedü'l-Emin" vasfıyla tanımlanan Peygamber Efendimiz Sallalahü Aleyhi Vesellem’in ahlakını kuşanmış nesiller yetiştirmektir. “Okullarımızı mektebe, öğretmenlerimizi muallime, eğitim öğretimi talim ve terbiyeye” çevirerek toplumu yeniden şahsiyet gelişim alanına dönüştürür isek ülkemizde ve dünyada yeniden güven, huzur ve adalet ortamını inşa edebiliriz.
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...