İlahi Şefkat; Sıkıntılar, Hastalıklar… SEBAHATTİN KAZAZ
İlahi Şefkat; Sıkıntılar, Hastalıklar…

Kıymetli dostlar, bugün modern insanın en büyük korkusu olan, "aman ağzımızın tadı bozulmasın" diyerek köşe bucak kaçtığı, ancak hakikat penceresinden bakıldığında mümin için eşsiz manalar taşıyan bir meseleyi; imtihanı ve musibeti konuşalım.

İnsan, fıtratı gereği konforu ve dinginliği sever. Ancak İslam tefekkürüne göre dünya bir dinlenme yeri değil, bir "dar-ı imtihan" yani imtihan yurdu, mekânıdır. Eskiler bu hakikati çok veciz bir formülle özetleyerek, hastalık (illet), itibar kaybı (zillet) ve darlık (kıllet) gibi unsurların kırk gün kapıyı çalmaması durumunda müminin durup bir manevi muhasebe yapması gerektiğini ihtar etmişlerdir. Bu bakış açısına göre, hayatın dümdüz ve sorunsuz ilerlemesi her zaman bir selamet işareti değil, bazen kulun ilahi ilgi ve terbiyeden mahrum kalmasının bir göstergesi olabilir.

Rabbimiz sevdiği kulunu kendi haline bırakmaz ve tıpkı bir babanın evladını yanlış yoldan çevirmek için kulağını hafifçe çekmesi gibi, dünyevi musibetlerle kulu manevi kirlerinden arındırır. Kur'an-ı Kerim, Bakara Suresi'nde bizleri biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle sınayacağını açıkça beyan ederek sabredenleri müjdelemiştir. Bu ilahi beyan gösteriyor ki, yaşanan eksilme ve sıkıntılar birer yıkım değil, aksine kulun manevi derecesini artırmak ve onu asıl vatanı olan ahirete hazırlamak için kurgulanmış birer rahmet vesilesidir. Modern akıl musibeti kötülük olarak kodlasa da, hakikat planında bu durum kulun ihmal edilmediğinin, aksine "özel bir eğitime" tabi tutulduğunun nişanesidir.

Dünya azabı, ahiretin o tarif edilemez dehşetinden çok daha yeğdir. Geçmiş ümmetlerin işledikleri günahların bedelini dünyada ödemeleri, onların mahşer yükünü hafifleten bir ilahi ihsandır. Peygamber Efendimiz aleyhisselam, Allah'ın bir kulu hakkında hayır murat ettiğinde onun cezasını dünyada verdiğini, şer murat ettiğinde ise günahının cezasını kıyamet gününe ertelediğini haber vererek bizlere önemli bir bakış açısı sunar. Ahiretin tek bir saniyesi dünyanın bin yılına bedelken; buradaki ufak bir bedensel ağrı, bir mal kaybı veya maruz kalınan bir iftira, aslında bizim ebedi saadetimizi kurtaran birer kefaret hükmündedir. Efendimiz aleyhisselam, müslümanın ayağına batan bir dikenin bile onun hatalarına kefaret kılındığını müjdeleyerek, çekilen hiçbir acının boşa gitmediğini hatırlatır.

Bu arınma sürecinde ince ve kritik bir nokta vardır ki, o da kul hakkıdır. Kişi kendi günahları için sabredip dünyada kefaretini ödeyebilir. Fakat Rabbimiz, huzuruna her şeyle gelinmesini ama kul hakkıyla gelinmemesini ihtar etmiştir. Hesabı ahirete bırakmak, Efendimiz aleyhisselamın tabiriyle "müflis" durumuna düşmek demektir. Çünkü o gün tek geçer akçe sevaplardır. Eğer dünyadayken birinin kalbini kırdıysak veya malına zarar verdiysek o kişi ile helalleşmedikçe ahirette hesabımız tamam olmaz. Bu durumda sevaplarımızdan, hasenelerimizden, hakkına girdiğimiz kişiye verilir. Eğer sevaplarımız yetmez ise o kişinin günahlarından bizim hesabımıza yazılır. Sevabı bitmesini ve hiç haberimiz olmayan günahları defterimizde görmek istemiyor isek Rabbimizin huzuruna kul hakkı ile gitmemeliyiz.

İmam-ı Rabbani Hazretleri Mektubat isimli kitabında; İnsanın nimetlere şükretmesi kolaydır, zira nimetler dediğimiz; mal, mülk, makam, evlat vb. nefsin de istedikleridir. Bu açıdan bunlar için Allaha şükretmek çok daha kolaydır. Asıl olan sıkıntı, hastalık, zillet, kıllet gibi nefsin hiç hoşlanmadığı nimetler için Allaha şükretmektir. Zira bunlara hamd etmeyi nefs istemediği gibi bunlar dolayısı ile insanı isyana sevk etmek ister. İmam-ı Rabbani Hazretleri tam burada “Gelenin çeşidine bakmadan gönderenin hatırı için, hepsine razı olmak gerekir” demekte, sıkıntı sırasındaki sabır ve hamdın çok daha değerli olduğunu bildirmektedir.

Rabbimiz bizi uyandırmak için yaptığı ikazlar bizim için birer nimettir. Hastalıklar kibri kırıp günahları dökerken, maddi kayıplar zekâtı verilmemiş veya haram karışmış malın vebalini hafifletir; insanlardan gelen eziyetler ise kalbi mahlûkattan koparıp Halık’a bağlamak için birer uyarıcıdır. Hayatın hiçbir engel olmaksızın dümdüz gitmesi ve günahlar arttığı halde nimetlerin katlanması, "İstidraç" dediğimiz, kulun yavaş yavaş ve fark ettirilmeden felakete sürüklenmesi tehlikesini barındırır. Kur'an-ı Kerim, uyarıları unutanlara her şeyin kapısının açıldığını, ancak tam şımardıkları anda onları ansızın yakalayıverdiğini haber verir. Bu yüzden başa gelen musibete "Neden ben?" diye değil, "Rabbim beni hatırladı, beni temizliyor" nazarıyla bakmak imanın kemâlatındandır. Bela ve musibetleri, uyanmak için bir hediye bilmek, temizlenmeye bir vesile bilmek de kendi başına büyük bir nimettir.

Kimsenin hakkını ahirete bırakmadan, hesabını buradayken kapatmak ve yarın çok geç olmadan helalleşmek tek kurtuluş yoludur. İnsan ahiretteki azabları gerçek manada bilir ise zaten dünyanın peşinde koşmaz, hesabının her ne şekilde olursa olsun dünyada ödetilmesini tercih eder.

Rabbim bizleri dünyada uyananlardan ve ahirete tertemiz, Allahü Tealanın rızasını kazanmış olarak çıkanlardan eylesin. Âmin.

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ