DEĞERLERİMİZİ TEMSİL BAŞARIMIZ NE KADAR? SEBAHATTİN KAZAZ
DEĞERLERİMİZİ TEMSİL BAŞARIMIZ NE KADAR?

Bir medeniyetin çöküşü, evvela surlarında gedik açılmasıyla veya iktisadi imkânlarının tükenmesiyle başlamaz. Asıl çöküş, o medeniyetin evlatlarının, temsil ettikleri değerler sistemine karşı zihnî bir şüpheye, bir ezikliğe ve derin bir aşağılık kompleksine sürüklenmesiyle patlak verir. İnsan, inandığı ilkelere göre bir hayat inşa edemediğinde, zamanla maruz kaldığı hayat tarzını meşrulaştıracak zihniyet kalıplarını benimsemeye ve inancını o kalıplara göre esnetmeye başlar.

Önceki yazılarımızda; ailenin taşıyıcı kolonu olan baba figürünün sistemli bir biçimde etkisizleştirilmesini, eğitim sistemimizde "önce muallim, sonra müfredat" ilkesinin ihmal edilmesinin doğurduğu nitelik krizini, demografik yapımızı ve devletimizin bekasını tehdit eden nüfus ve evlilik çözülmesini, dini sembollerin anlamları, eğitimi bir terbiye ocağı kılan kul hakkı duyarlılığı gibi konularda yazılarımız ile birlikte olmuş idik. Bütün bu tabloyu tamamlayan asli husus ise; bireysel ve toplumsal ölçekte İslami kimliğin ve görünürlüğün muhalif kesim ve kendi mahalle insanı tarafından anlaşılmaz elbirliği ile nasıl sulandırıldığı, nesneleştirildiği ve özünden uzaklaştırıldığı meselesidir.

Bugün Türkiye’de ve geniş İslam coğrafyasında neslin ihyası, karakter inşası ve milli maarif davamızın önündeki en büyük engel, sadece haricî odakların yürüttüğü yıkıcı propaganda değil, bizzat Müslümanların temsil makamında yaşadıkları ağır irtifa kaybı ve ahlaki erozyondur.

Toplumların bilinçaltı, dil kalıpları ve görsel semboller üzerinden şekillendirilir. Uzun zamandan beri İslami hayat tarzını ve dindarlık algısını ortadan kaldırmaya yönelik yürütülen çalışmalar, bugün açık bir düşmanlıktan ziyade, örtülü bir itibar hiyerarşisi üzerinden sürdürülmektedir. Sosyolojik bir dikkatle incelendiğinde son derece manidar ve can sıkıcı bir tablo ile karşılaşmaktayız:

Görsel medyada veya kamusal alanda; seküler hayat tarzını benimsemiş 50 yaşındaki bir kadına ismiyle birlikte "Hanım" unvanı takdim edilip modernlik ve saygınlık atfedilirken; 40 yaşında, iffetini ve şahsiyetini tesettürüyle taçlandırmış başörtülü bir kadına sistematik bir biçimde "Abla" yahut "Teyze" diliyle hitap edilmektedir. Bu durum, rastgele seçilmiş bir dil alışkanlığı yahut masum bir halk samimiyeti olarak geçiştirilemez. Zira dil, zihniyetin ambalajıdır. İslami kıyafeti ve simgeleri "köylülükle", "yaşlılıkla", "kültürel yetersizlikle" veya sadece ninelerimizin geleneksel bir örtünme biçimiyle sınırlama gayreti; Müslüman kadının şehirli, eğitimli, münevver ve vakur temsil gücünü itibarsızlaştırma stratejisidir. Şeref ve izzeti İslam’da aramak yerine, seküler camianın itibar kriterlerine göre kabul görme telaşına düşmek, ne yazık ki bu zihinsel kuşatmanın acı bir neticesidir.

Söz konusu durumu psikolojik boyutuyla kavramak adına, Batı sosyolojisinde sıklıkla atıfta bulunulan tarihi bir deneyi hatırlamakta fayda vardır: Siyahi bir çocuğa beyaz ve siyah oyuncak bebekler sunulduğunda; çocuğun "Hangisi iyi?" sorusuna beyazı, "Hangisi kötü?" sorusuna siyahı, "Hangisi güzel?" denildiğinde yine beyaz bebeği seçmesi, tesadüfi bir tercih değildir. Bu tablo, hâkim kültürün alt kültür zihninde inşa ettiği eziklik kodlarının ve zihinsel sömürgeciliğin en somut delilidir. Ne yazık ki bugün Müslümanlar da küresel seküler kültürün propaganda mekanizmaları karşısında benzer bir zihinsel kuşatmaya maruz kalmış; güzellik, şıklık ve itibar ölçütlerini başkalarının terazi takımlarında tartmaya başlamışlardır.

Zihinsel kuşatmanın en tehlikeli boyutu, İslami değerlerin dışarıdan reddedilmesi değil, "içeriden dönüştürülerek" içinin boşaltılmasıdır. İslami kıyafet ile modayı, çekiciliği, teşhiri ve tüketim çılgınlığını birleştirme gayreti; ne yazık ki toplumun dindar kesimleri tarafından bir 'meşruiyet' ve 'modernleşme' göstergesi olarak kabul görmeye başlamıştır.

Oysa tesettür; ilahi nizamın bir emri olarak dikkat çekmek, güzelliği teşhir etmek yahut toplumsal bir statü elde etmek için değil; zineti örtmek, iffeti korumak ve Müslüman kadının şahsiyetini nesneleşmekten muhafaza etmek için farz kılınmıştır. "Daha güzel görünmek", "daha cazibeli kılınmak" iddiasıyla kapitalist moda endüstrisinin oyuncağı haline getirilen bir örtünme biçimi, örtünün temsil ettiği ilahi hikmetle kökten çelişmektedir. Kendi değerini ilahi emredilişte değil, modanın değişken ve sömürgen kalıplarında aramak; temelde derin bir taklitçilik ve aşağılık kompleksinden kaynaklanmaktadır.

Ehl-i Sünnet çizgisinin ve hak mezheplerin terbiyesiyle tahlil ettiğimizde; niyetin amelle, amelin de biçim ve ruh bütünlüğüyle bir değer kazandığı açıkça görülür. Biçimi korurken ruhunu katlettiğimiz hiçbir ibadet veya sembol, bizi kâmil bir dindar yapmaya yetmez.

Modern dünyanın dayattığı "mahalle baskısı", seküler algı merkezleri üzerinden evlerimizin ve zihinlerimizin içine kadar nüfuz etmiştir. Müslümanlar, temsil ettikleri ulvi değerleri dosdoğru ve vakur bir biçimde yaşamak yerine, seküler dünyanın kendilerine lütfettiği dar ve çarpık alanlarda var olma mücadelesine girişmeleri acı bir gerçektir.

Helal-haram çizgisini, liyakat ve edep ilkesini, kul hakkı duyarlılığını hayatın merkezine koyması gereken bireyler; toplumun belli kesimlerinden tebrik almak veya "gerici" damgası yememek adına duruşlarını esnetmektedir. 'Süslü tesettür', 'sekülerleşmiş muhafazakarlık' ve 'tüketim odaklı dindarlık', bu erozyonun en somut göstergeleridir. Oysa Türk-İslam medeniyeti; Nene Hatunların, Sütçü İmamların imanı ve duruşuyla şekillenmiştir. Onlar konfor alanlarını genişletmek yahut başkalarına şirin görünmek için değil, temsil ettikleri imanın izzetini muhafaza etmek için duruş göstermişlerdir.

Tarih şahittir ki, kendi köklerine ve medeniyet değerlerine yabancılaşan milletler, başkalarının taklitçisi olmaktan ve tarih sahnesinden silinmekten kurtulamazlar.

Bizler, Alemlerin Rabbi olan Allah-ü Teala’nın kusursuz bir dengeyle yarattığı (yaratmak kavramını yalnız O’na mahsus kılarak kullanmak gereğini buradan hatırlatmakta yarar vardır) kâinat nizamına ve İslam'ın şerefine inanan insanlarız. Müslüman; ezik, özenti ve başkalarının takdirine muhtaç bir psikoloji taşıyamaz.

Temsil ettiğimiz değerleri sulandırmadan, aslına uygun biçimde temsil etmek İslami bir duruş için vazgeçilmezdir. Eğer temsil ettiğimiz değerleri gerçekten temsil etmek istiyorsak; evvela zihinlerimize kazınan aşağılık kompleksini yıkmalı, İslami kimliğimizi zamana ve mahalle baskısına göre değil, zamanı İslami ilkelere göre şekillendirme iradesini göstermeliyiz.

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ