Kırmızı bir Ferrari…
Yalnızca bir otomobil mi?
Yoksa modern insanın, kendisinden kaçarken yüzüne geçirdiği en pahalı maske mi?
İnsan eskiden atına binerdi; şimdi markasına biniyor. Eskiden yolculuk, bir yere varmak içindi. Bugünse çoğu insan yola, başkalarının gözünde olduğundan daha büyük görünebilmek için çıkıyor.
Yollar değişmedi belki.
Ama niyetler değişti.
Garip bir çağın çocuklarıyız.
Bir otomobilin kaç beygir gücünde olduğunu biliyoruz; fakat bir insanın kaç yenilgiye rağmen ayakta kalabileceğini bilmiyoruz.
Motorun torkunu hesaplıyoruz; vicdanın taşıdığı yükü ölçemiyoruz.
Aracın sıfırdan yüze kaç saniyede ulaştığını konuşuyoruz; insanın öfkesinden merhamete kaç yılda varabildiğini sormuyoruz.
Öyleyse söyle:
Kırmızı Ferrari gerçekten seni mi taşıyor?
Yoksa sen, onun hareket halindeki reklam panosu olarak mı dolaşıyorsun?
Çünkü bazı insanlar eşya satın almaz.
Kendilerine bir kimlik satın almaya çalışırlar.
Sahip oldukları şey ne kadar pahalıysa, kendilerini de o kadar değerli hissedeceklerini sanırlar. Oysa fiyatla değer arasındaki farkı unutan bir toplum, eninde sonunda insanı da üzerindeki etiketle ölçmeye başlar.
Ve çoktan ölçmeye başladık.
Artık pek az kişi, “Nasıl bir insandır?” diye soruyor.
Onun yerine, “Hangi arabaya biniyor?” deniliyor.
“Vicdanı sağlam mı?” diye merak edilmiyor.
“Ne kadar kazanıyor?” diye hesap yapılıyor.
“Yalnız kaldığında nasıl biridir?” sorusu önemsenmiyor.
“Kalabalığın içinde nasıl görünüyor?” diye bakılıyor.
Çürüme tam da burada başlıyor.
Bir toplum insanı ahlakıyla değil vitriniyle tanımaya başladığında, medeniyet ilerlemiyor; yalnızca ambalaj güzelleşiyor.
İçi boşaldıkça dışı parlayan hayatlar çoğalıyor.
Sonra bir gün motor susuyor.
Gösterge ışıkları birer birer sönüyor.
Anahtar kontaktan çekiliyor.
Garajın kapısı kapanıyor.
Ve insan, yıllardır kaçtığı sessizliğin ortasında kalıyor.
Markasız…
Unvansız…
Alkışsız…
Kendisinden başka hiç kimsenin bulunmadığı o yerde, direksiyonun başında kim oturuyor?
O insanı tanıyor musun?
Yoksa yıllardır onunla karşılaşmamak için mi bu kadar hız yaptın?
Belki de hız tutkusu, zamana yetişme arzusu değildir.
Belki insan, durduğu anda kendisine yetişecek olan hakikatten kaçıyordur.
Çünkü sessizlik çöktüğünde duyacağın ilk ses motorun sesi olmayacak.
İçinde yıllardır susturduğun vicdan konuşacak.
Kırmızı Ferrari kötülüğün sembolü değildir elbette.
İnsan güzel şeylere sahip olabilir. Hızdan, estetikten, mühendislikten haz duyabilir. Mesele bir otomobile sahip olmak değildir.
Mesele, bir otomobilin sana sahip olmaya başlamasıdır.
Bir araç, hayatın içinde kaldığı sürece yalnızca araçtır. Fakat insan onu kendi değerinin ölçüsüne dönüştürdüğünde, direksiyon sessizce el değiştirir.
Artık otomobili insan kullanmaz.
İnsanı, sahip olma arzusu kullanır.
İnsan, kullandığı eşyadan daha çok konuşuluyorsa ortada bir sorun yoktur. Fakat eşya insanın önüne geçtiğinde, bir medeniyet gürültüsüzce iflas etmeye başlar.
Çünkü insan görünmez olur.
Geriye yalnızca marka kalır.
En sonunda ise tek bir soru kalır:
Sen gerçekten bir Ferrari’ye mi bindin?
Yoksa bütün ömrün boyunca başkalarının hayranlığına binip, kendi hakikatinden mi indin?
Bazı garajlar lüks otomobillerle doludur.
Fakat içlerinde yaşayan tek bir insan bile yoktur.
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...