MASKELİ BALO HACER ELBEY
MASKELİ BALO

Yüzünü Unutanların Gecesi

Gece, salonun üzerine ağır bir tül gibi inmişti. Avizelerden dökülen solgun ışık, kristal kadehlerde kırılıyor; müzik, insanların arasından görünmez bir nehir gibi akıyordu. Yüzlerde altın işlemeli, gümüş renkli, tüylerle ve taşlarla süslenmiş maskeler vardı.

Herkes birbirine bakıyor ama kimse kimseyi görmüyordu.

Salonun en tenha köşesinde büyük bir ayna duruyordu. Çerçevesi eski, camı kusursuzdu. Önünden geçenler başlarını başka yöne çeviriyor, bakışlarını kadehlerine indiriyor ya da yanlarındaki insanla daha yüksek sesle konuşmaya başlıyordu.

Çünkü insan, başkalarının gözünde görünmekten hoşlanır; kendi gözlerinde yakalanmaktan değil.

Belki de hayat dediğimiz şey, kapısından içeri girdiğimiz anda bize bir maske uzatan büyük bir balo salonudur. Daha çocukken hangi duygumuzu saklamamız, hangi cümleyi yutmamız, nerede susup nerede gülümsememiz gerektiğini öğreniriz. Büyüdükçe yüzümüzü değil, yüzümüze yakışacak ifadeleri seçmeye başlarız.

Evde başka, kalabalıkta başka, yalnızken bambaşka birine dönüşürüz.

Bunu her zaman başkalarını aldatmak için yapmayız. Bazı maskeler yalan değildir, yaraların üzerine çekilmiş ince bir örtüdür. Kimi incinmemek için güçlü görünür. Kimi terk edilmemek için neşeli davranır. Kimi anlaşılmayacağını bildiği için susar. Kimi de içindeki fırtınayı kimse duymasın diye gülüşünü biraz daha yükseltir.

Her maske sahtekarlıktan doğmaz.

Bazıları insanın hayatta kalma biçimidir.

Fakat insanı koruyan şey, zamanla onun zindanına da dönüşebilir. Yüzünde uzun süre taşıdığın bir maske, bir gün teninin sıcaklığını alır. Çizgilerine yerleşir, sesine karışır, bakışlarının biçimini değiştirir. Sonunda onu çıkarmak istediğinde altında nasıl bir yüz bulunduğunu hatırlayamazsın.

İşte asıl tehlike orada başlar.

İnsan, oynadığı role önce başkalarını inandırır; sonra yavaş yavaş kendisi inanır. Yıllarca güçlü görünen biri, yorulmaya hakkı olmadığını düşünmeye başlar. Sürekli mutlu görünen biri, hüznünü kendisine bile itiraf edemez. Her şeye “Umurumda değil,” diyen biri, bir sabah kalbinin neden bu kadar sessizleştiğini anlayamaz.

Çünkü bazı duygular ölmez.

Yalnızca üzerleri örtülür.

İnsan acısını yenmediği halde onu geride bıraktığını sanır. Oysa acı, evin en karanlık odasına çekilmiş bir misafir gibi bekler. Kapıyı çalmaz, ses çıkarmaz; fakat oradadır. Bir şarkıda, tanıdık bir kokuda, ansızın uzayan bir gecede yeniden ortaya çıkar.

İnsan kaçtığı her şeyi ardında bıraktığını zanneder.

Halbuki insan, en çok kendisini yanında taşır.

Sonra bir gün balo sona erer. Müzik susar, ışıklar söner, kadehler boşalır. Kahkahalar duvarlardan çekilir, ayak sesleri uzaklaşır. Fakat oyuncu hala sahnededir. Seyirciler gitmiş, perde kapanmış, alkışlar çoktan dinmiştir; o ise ezberlediği cümleleri söylemeye devam eder.

Modern insanın dramı belki de budur:

Artık kimsenin seyretmediği bir oyunda, kendisine verilmiş rolü sürdürmek.

Sosyal medya bu baloya yeni salonlar ekledi. Eskiden insanın yalnızca yüzü vardı; şimdi kendisinden önce gelen bir görüntüsü var. Profil fotoğrafı, biyografisi, hikayesi, konumu, sevdiği sözler ve özenle seçilmiş anları…

İnsan kendini anlatmak için durmadan bir şeyler gösteriyor; fakat gösterdikleri çoğaldıkça görünmez hale geliyor.

Bir fotoğrafta herkes gülümsüyor olabilir. Kimse o masaya oturmadan önce edilen kavgayı bilmez. Paylaşılan başarı cümlesinin ardındaki yetersizlik korkusunu, “Yeni başlangıçlar” sözünün hangi vedanın üzerine yazıldığını görmez. Bir insanın yüzündeki tebessümü biliriz ama o tebessümün neyi sakladığını bilmeyiz.

Artık yanlış tanınmaktan rahatsız olmuyoruz.

Yeter ki güzel yanlış tanınalım.

Gündüz bununla yaşayabiliriz. Kalabalıklar insanı kendi sesinden korur. Telefonlar, konuşmalar, işler ve telaşlar içimizdeki boşluğun üzerini örter. Fakat gece, bütün süsleri söküp alan eski bir hakikat gibidir.

Işıklar kapandığında, insanın susturduğu ne varsa yatağının ucuna oturur.

Ve herkes uyuduktan sonra, karanlığın içinden küçük ama ağır bir soru yükselir:

“Ben gerçekten iyi miyim?”

İşte maske ilk kez o anda ağırlaşır.

İnsan şehrini değiştirebilir, işinden ayrılabilir, arkadaşlarını hayatından çıkarabilir. Evini, alışkanlıklarını, fikirlerini, hatta kendisi hakkında anlattığı hikayeyi bile değiştirebilir. Fakat başını yastığa koyduğunda kendisiyle aynı odada uyumak zorundadır.

Başkalarına söylenen yalanların bir çıkış kapısı vardır.

İnsanın kendisine söylediği yalanlarsa evin bütün anahtarlarını taşır.

Yine de başkalarının maskelerini görmekte ustayız. Birini sahte, diğerini gösterişçi, ötekini çıkarcı buluruz. İnsanların yüzlerindeki en küçük çatlağı fark eder; kendi maskemizin kenarlarını gerçek tenimiz sanırız.

Belki de en tehlikeli maske, “Ben olduğum gibiyim,” maskesidir.

Çünkü onun ardına saklanan insan, saklandığını bile bilmez.

Bazen iyilik yaparız; gerçekten iyi olduğumuz için mi, iyi bilinmek istediğimiz için mi, emin değilizdir. Bazen susarız; olgunluğumuzdan mı, korkumuzdan mı? Bazen affederiz; sevgimizden mi, yalnız kalmaktan çekindiğimiz için mi? Bazen gideriz; cesur olduğumuzdan mı, kalıp yüzleşemediğimizden mi?

Dışarıdan bakıldığında hareket aynıdır.

Niyet ise insanın içinde, kimsenin giremediği karanlık bir odada saklıdır.

Maskeyi çıkarmak, aklına gelen her şeyi söylemek değildir. Kabalığı dürüstlük, bencilliği özgürlük sanmak hiç değildir. Maskesiz olmak; korktuğunda korktuğunu, kırıldığında incindiğini, yorulduğunda artık gücünün kalmadığını kabul edebilmektir. İnsanların alkışını kaybetmek pahasına inanmadığın bir hayatı sürdürmekten vazgeçmektir.

Bunun elbette bir bedeli vardır.

Herkes gerçek yüzümüzü sevmeyebilir. Bizi sürekli susarken sevenler, konuşmaya başladığımızda değiştiğimizi söyleyebilir. Her şeye razı gelen halimize alışanlar, sınır çizdiğimizde bizi bencillikle suçlayabilir. Güçlü görüntümüze hayran olanlar, ilk gözyaşımızda hayal kırıklığına uğrayabilir.

Belki gerçekten değişmişizdir.

Fakat insan bazen kendisini bulabilmek için başkalarının zihninde yaşayan eski halini kaybetmek zorundadır.

Maskeli balo hala sürüyor.

Müzik çalıyor, ışıklar dönüyor, insanlar birbirlerinin çevresinde zarif adımlarla dolaşıyor. Kimi maskesinin ardında ağlıyor, kimi gülüyor. Kimi yalnızca bir geceliğine takmak için seçtiği yüzü yıllardır taşıyor. Kimi ise maskesini o kadar uzun zamandır çıkarmamış ki altında hâlâ bir yüzü olup olmadığını kendisi de bilmiyor.

Salonun köşesindeki ayna ise sabırla bekliyor.

Kimseyi çağırmıyor. Kimsenin maskesini zorla çıkarmıyor. Yalnızca karşısına geçmeye cesaret edenlere, sakladıkları yüzü sessizce gösteriyor.

Belki hayatın en büyük özgürlüğü herkes tarafından sevilmek değildir. Sevilmediğimizde bile kendimize yabancılaşmamaktır. Bütün roller sona erdiğinde, unvanlar unutulduğunda ve kalabalık dağıldığında aynadaki insanı tanıyabilmektir.

Çünkü gecenin sonunda mesele, hangi maskeyi ne kadar ustalıkla taşıdığımız değildir.

Asıl mesele, onu çıkardığımızda altında bize ait bir yüzün kalıp kalmadığıdır.

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ