Bazı aşklar yaşanmaz.
Söylenir.
Bazı sevdalar kavuşmaz.
Türkü olur.
Bazı insanlar bir ömür yanımızda kalmaz.
Fakat bir ömür içimizde yaşar.
Zahide, işte böyle bir isimdir.
Bir kadından fazlası…
Bir türkünün içine sığmış koca bir ömür, tamamlanamadan yarım bırakılmış bir cümle, insanın kalbinde yıllarca kapanmadan duran bir ihtimaldir.
Neşet Ertaş söyledi.
Biz dinledik.
Belki de çoğumuz, türkünün ardındaki asıl hikâyeyi bilmeden kendi hikâyemizi duyduk.
Çünkü “Zahidem”, aslında Neşet Ertaş’ın yaşadığı bir aşkın değil, Aşık Arap Mustafa’nın kavuşamadığı sevdanın türküsüdür.
Yetim ve yoksul büyüyen Arap Mustafa, yanında çalıştığı ağanın kızı Zahide’ye gönlünü kaptırır. Fakat yoksulluk yalnızca cebinde değildir; sözünün önünde, ümidinin karşısında, sevdiği kadına uzanan yolun tam ortasındadır.
Mustafa askere gider.
Geride bıraktığı Zahide ise bir başkasıyla evlendirilir.
Haber ona ulaştığında artık yapabileceği hiçbir şey yoktur.
Ne geri dönebileceği bir zaman vardır ne de değiştirebileceği bir kader…
Elinde yalnızca kelimeler kalır.
Ve insanın elinden her şey alındığında, bazen geriye bir türkü kalır.
Yıllar sonra o dizeler, henüz on üç on dört yaşlarında olan Neşet Ertaş’ın eline ulaşır. Neşet Ertaş onları düzenler, sazına emanet eder ve söyler.
Böylece bir adamın içinde başlayan yangın, bütün bir memleketin sızısına dönüşür.
Belki de türkünün asıl mucizesi budur:
Acı bir kişiye aittir ama türkü söylendiği anda herkesindir.
Arap Mustafa sevmiştir.
Neşet Ertaş söylemiştir.
Biz ise dinlerken kendi kaybettiklerimizi hatırlamışızdır.
Çünkü bazı türküler kulağa değil, doğrudan insanın hayatına çarpar.
“Zahidem” de öyledir.
Dinlersin.
Geçer sanırsın.
Geçmez.
Bir yerde saz susar ama insanın içinde başka bir ses konuşmaya başlar.
O seste yalnızca bir aşkın hikâyesi yoktur.
Bir bozkırın yalnızlığı vardır.
Yoksulluğun insanın kaderine nasıl karıştığı…
Sevdiği halde susmak zorunda kalanların sessizliği…
Tam uzanmışken geri çekilen bir el…
Ve vaktinde söylenememiş bir sözün ömür boyu taşınan ağırlığı vardır.
Bugünün aşkları daha görünür.
Çiçekler, hediyeler, fotoğraflar, kalpler…
“Günaydın.”
“Nasılsın?”
“Uyudun mu?”
“Beni özledin mi?”
Bir kalp.
İki kalp.
Üç kalp…
İnsan, sevgisini göstermek için durmadan konuşuyor; fakat bazen bütün bu kelimelerin arasında gerçekten ne hissettiğini söyleyemiyor.
Aşk görünür oldukça derinleşmiyor.
Bazen yalnızca daha çok sergileniyor.
Oysa Arap Mustafa’nın dünyasında sevdanın ne fotoğrafı vardır ne de gösterisi.
Bir saz vardır.
Birkaç dize…
Bir de insanın en ağır yerinden kopup gelen o çaresiz ses:
“Zahide’m bu hafta oluyor gelin.”
Hepsi bu kadar.
Ama bazen bir ömrü anlatmaya bu kadarı yeter.
Çünkü sevda her zaman kavuşmak değildir.
Bazen insan sevdiğine değil, onunla yaşayamadığı hayata hasret kalır.
Bir evin hayaline…
Aynı sofraya oturmanın ihtimaline…
Birlikte yaşlanmanın hiç gerçekleşmeyecek görüntüsüne…
İnsan yalnızca birini kaybetmez.
Onunla mümkün olabileceğini düşündüğü geleceği de kaybeder.
Asıl boşluk belki de burada başlar.
Çünkü giden insanın ardından hayat devam eder. Sabah olur, akşam olur. Mevsimler değişir. Başka yüzler görülür, başka yollar yürünür.
Fakat gerçekleşmemiş ihtimaller yaşlanmaz.
Zahide de bu yüzden hiç yaşlanmaz.
Çünkü artık yalnızca bir kadın değildir.
Bir hatıradır.
Bir ihtimaldir.
“Başka türlü olabilirdi.” cümlesinin ete kemiğe bürünmüş halidir.
İnsanın en büyük yanılgısı da belki burada başlar.
Biz bazen insanları değil, onların içimizde bıraktığı hali severiz.
Bir insan gider.
Fakat zihnimizdeki görüntüsü kalır.
Biz yıllarca o görüntüyle konuşur, ona sorular sorar, ondan cevaplar bekleriz.
Oysa hatıralar cevap vermez.
Yalnızca insanın sesini kendisine geri döndürür.
“Zahidem” bu yüzden acıdır.
Çünkü hepimizin içinde adını kimseye söylemediğimiz bir Zahide vardır.
Kavuşamadığımız…
Geç kaldığımız…
Söyleyemediğimiz…
Tam söyleyecekken sustuğumuz…
Belki gururumuzdan, belki korkumuzdan, belki de artık hiçbir şeyi değiştiremeyeceğimizi anladığımızdan içimizde bıraktığımız biri…
Hepimizin hayatında küçük ya da büyük bir “keşke” vardır.
Türkü, işte o keşkelerin sesidir.
Fakat “Zahidem”i yalnızca yarım kalmış bir aşk hikâyesi olarak dinlemek eksik olur.
Çünkü bu türküde aşkın yanında yoksulluk da vardır.
Sınıf farkı vardır.
Kader vardır.
Gurbet vardır.
Bir insanın yalnızca sevdiğine değil, kurmak istediği hayata da layık görülmeyişi vardır.
Arap Mustafa’nın önündeki engel sevgisinin azlığı değil, yoksulluğudur.
Belki yeterince sevmiştir.
Fakat bazı zamanlarda sevgi, insanın kaderini değiştirmeye yetmez.
Bu yüzden türkü yalnızca “Seni seviyorum.” demez.
Aynı zamanda şunu da söyler:
“Sevdim ama gücüm yetmedi.”
İşte Anadolu’nun en eski yaralarından biri budur.
İnsanlar her zaman duygularını açıkça anlatamadılar.
Bazen türkü söylediler.
Bazen susup gittiler.
Bazen bir düğünde oynadılar.
Akşam evlerine döndüklerinde içlerinde bir şey eksikti ama kimse sormadı.
Çünkü herkesin kendine ait bir yarası vardı.
Neşet Ertaş’ın büyüklüğü tam da burada belirir.
O, kendisine ait olmayan bir acıyı öylesine içten söyledi ki acının sahibiyle söyleyenin arasındaki sınır silindi.
Arap Mustafa’nın yarası, Neşet Ertaş’ın sazında yeniden dile geldi.
Sonra bizim içimize yerleşti.
Neşet Ertaş bizim sustuğumuz yerde sazını konuşturdu.
Sakladığımız duyguların üzerindeki örtüyü kaldırdı.
Ve aşkın en eski gerçeğini hatırlattı:
İnsan en çok, vaktinde söyleyemediği sözlerden yorulur.
Fakat insanı yalnızca söylenmeyen sözler tüketmez.
Bir de “belki”ler vardır.
“Belki söyleseydim…”
“Belki bekleseydi…”
“Belki gitmeseydim…”
“Belki yoksul olmasaydım…”
“Belki hayat başka türlü davransaydı…”
Aşkın en uzun kelimesi bazen “belki”dir.
Yalnızca beş harftir ama insan onun içinde yıllarca yaşayabilir.
Kapısını kapatamaz.
Işığını söndüremez.
Çünkü “belki”, ne tam bir ümittir ne de kesin bir veda.
İnsanı geçmişin kapısında bekleten, cevabı hiçbir zaman öğrenilemeyecek bir sorudur.
“Zahidem” işte bütün bu belkilerin türküsüdür.
Türkü biter.
Ama sızı kalır.
Çünkü bazı türküler yalnızca dinlenmez.
Hatırlanır.
Bir insanı…
Bir zamanı…
Bir yüzü…
Hiç yaşanmamış bir hayatı…
Yıllar geçer.
İnsan büyür, değişir. Başka insanları sever, başka hayatlar kurar. Unuttuğunu sanır.
Sonra bir gün, hiç beklemediği bir yerde o sazın ilk sesini duyar.
Ve yıllardır sustuğunu sandığı bir duygu yeniden kapıyı çalar.
İşte müzik budur:
Geçmişin, bugüne dönmek için bulduğu en zarif yol.
“Zahidem” bize yalnızca aşkın ne olduğunu anlatmaz.
İnsanın ne olduğunu da anlatır.
Çünkü insan sever.
Bekler.
Ümit eder.
Yanılır.
Kaybeder.
Susar.
Bazen unutur.
Bazen unuttuğunu sanır.
Ve bütün bunlara rağmen yeniden sevmeye cesaret eder.
Belki de insanı insan yapan budur:
Kavuşamayacağını bilse bile kalbinde bir yer açabilmek.
Bir gün biteceğini bilse bile başlayabilmek.
Kaybettiği şeyin ardından içindeki sızıyı susturmaya çalışmak yerine, onunla yaşamayı öğrenebilmek.
Arap Mustafa sustu.
Zahide bu dünyadan geçti.
Neşet Ertaş sazını bıraktı.
Fakat türkü hala çalıyor.
Çünkü bazı aşklar insanların hayatından çıkar ama türkülerden çıkamaz.
Bazı isimler bir mezar taşında kalmaz; bir milletin hafızasına karışır.
Bazı yaralar kapanmaz ama zamanla sese dönüşür.
Ve belki de türkünün bize bıraktığı en büyük hakikat budur:
İnsan her kavuşamadığı şey için ağlayamaz.
Bazen onun için bir türkü söyler.
Aşk biter.
İnsan gider.
Zaman geçer.
Ama türkü kalır.
Ve türkü kaldığı müddetçe, sızı da kendine bir kalp bulur.
Çünkü bazı hikayelerde son cümleyi zaman değil, saz söyler:
Türkü biter…
Sızı kalır.
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...