EĞİTİMCİLİK OYUNU MU OYNUYORUZ? NACİ BEKTAŞ
EĞİTİMCİLİK OYUNU MU OYNUYORUZ?

Kitapla tanıştıramadan, tanıştıramadığı kitabı doğal olarak sevdiremeden, kitabın bilgi ve hayal dünyasına sokamadan ve okutup başka dünyalardan haberdar edemeden kitaptan bıktırdık çocuklarımızı. Mübarek Kur’an da dahil olmak üzere kitaplar yolu aydınlatan kılavuzlar değil artık onlar için, eğer can sıkıcı değillerse ancak o zaman okumaya katlanabilecekleri boş vakit aracı birer aperatif sanki.

Hayatı öğretiyoruz diyerek doldur-boşalt metoduyla kullanışsız ve modası geçmiş/işlevselliğini çoktan yitirmiş bilgilerle bir hayat ördük onların zihinlerine. Artık ne aklın hoşuna gidiyor bu bilgiler ne de nefsin hoşuna gidiyor. Ne hayal âleminin cazibeliği var onlarda, ne de gerçek dünyanın dişe dokunur bir faydası.

Ders saatleri arttıkça derslik sayıları arttıkça, öğrenci ve öğretmen sayıları arttıkça büyük bir ticari sektöre dönüştü eğitim.  Sonuçta okullar, kurslar, kreşler öğretmenler işsiz kalmasınlar diye açılan gençlik kamplarına ve çocuklar için hazırlanan oyalama mekânlarına dönüştü. Gerçek bilgi öğretmenlerin ağızlarından, öğrencilerin kulaklarına ulaşamadan kapıdan, pencereden uçup gitti.

Sınavlar, sınavlar, sınavlar bu öğrenciler neyi ne kadar öğrendiler de öğrenebildiklerini var sayıp yılda en az 4-5 defa ölçme ve değerlendirme yaptık ve hala da yapmaya devam ediyoruz.
Nasıl sürekli saate odaklanan bir insanın zamanı çok daha iyi değerlendirebildiğini söyleyemez isek, neden ve nasıllarını anlamadan, sürekli bilgiye odaklanan kişinin de bilgiyi daha iyi değerlendirebildiğini söyleyemeyiz.
Hatta gariptir sürekli bilgiye odaklanmak, sürekli bilgi bombardımanına maruz kalmak, yavaş yavaş bilgi körlüğüne hatta bilgi hazımsızlığına bile dönüştürebiliyor insanı.

Balık derya içredir deryadan habersiz misali, “oku, anlamadan ezberle, istenildiğinde tekrar et ve sonra unut gitsin!” Şeklinde bir kısırdöngüye sokarak neyi niçin yaptıklarının bilincinde olmadıkları bir dünya kurguladık onlar için.
En temel insani özelliklerimizden biri olan insan kardeşine saygı göstermeyi, her konuda adaletli davranmayı, sınavlarda hırsızlık yapmamayı, yaptığı yanlışlıklardan dolayı en azından özür dileyebilmeyi, başta küçükleri olmak üzere her canlıya merhametli olmayı ve hepsinden önemlisi vicdanlı olmayı ve her konuda sorumluluk duymayı öğretemedik.

Hayat onlar için hep okulun dışında deveran eden bir gerçeklik olarak görülürken, okul çok da ciddiye alınması gerekmeyen sanal bir dünyanın uzantısı olarak görüldü. Ne bir öğrencinin kopya çekmesiyle dünya yıkıldı, ne okula gelmediği için bir öğrenci sınıfta kaldı, ne de zayıf dolu bir karne aldığında kıyamet koptu.

Biz eğitimciler bile, “Onlar ne yaparlarsa yapsınlar ama küsmesinler annelerine babalarına ve onları türlü yollarla oyalamaya çalışan öğretmenlerine, üzülmesinler yaptıkları hataları telafi edemedikleri için, dert etmesinler başarısız olduklarında, çok fazla ciddiye almasınlar okulu ve okulda öğrendiklerini” diye düşündük çoğu kez..

Kitaplarda kayıtlanmış veya hapsedilmiş bilgi yığınını temcit pilavı gibi tekrarlamaktan başka, aynı bilgileri soru cevap formatında tekrar etmekten başka ve beş şıklı testlere dönüştürerek çözmekten başka, bu okullarda onlarca idareci, yüzlerce öğretmen ve binlerce öğrenci ile sabahtan akşama kendimiz için, çevremiz için, memleketimiz için ne üretebildik?

Hayatının en cevval, en heyecanlı ve en verimli çağlarına ulaşmış yüzlerce öğrenci ile sabahtan akşama kadar -Asır suresinin (geçen zamanın farkına varma suresinin) ismine inat- hiçbir şey üretmeden, insanlığımızın bir adım daha ileri gitmesine katkı sağlayacak bir tane proje bile hazırlamadan, vaktimizi heder edip gidiyoruz.

Ama ben bu öz eleştiriyi yaparken birilerinin istihza ve alayvâri ifadelerle, şöyle dediğini duyar gibiyim.  “O kadar da abartmayalım; küçüklerle büyüklerin beraberce oynadıkları bu eğitimcilik oyununu artık. Hepsi hepsi zil çalınca başlayan ve zil çalınca da biten 40 dakikalık bir oyun değil mi bu oyun zaten.”

0 YORUMLAR

    Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...
YORUM YAZ