Kendimizi merkeze alarak fiziğe ve metafiziğe baktığımızda,
Yaratıcı dâhil tüm varlıklara karşı duruş ve davranışımızı betimleyen ve belirleyen en temel değerlerin ‘her türlü hakkın hak sahibine tevdi edilmesi’ anlamında “Hukuk” ve ona bağlı olan “Adalet” değeri olduğunu görürüz.
“Hukuk” değeri, Yüce Allahın biz insanlar için,
zulmün hayatın tüm damarlarından yok edilmesini sağlama amacıyla
aramızda kaim olmasını istediği, varlığa dair ortaya koyduğumuz tüm tavır ve davranışlarımızda esas aldığımız en temel kıstas ve en temel ölçü mesabesindedir.
Var edildiğinin bilincine erişen her varlık,
öncelikle kendisini var kılan, varlık ötesi/metafizik bir yaratıcının varlığını hissetmek ve kendisi hakkında çok evvelden tanımlanan “hukukullah” adını verdiğimiz bu hakkı bilmek ve Allaha karşı sorumluluğunun bilincinde olmak zorundadır.
Yüce Allahın yarattığı kul üzerindeki tartışılmaz hakkı veya hakları olarak ifadesini bulan “Hukukullah” kavramı, iman ve ibadet gibi yalnızca Yüce Allah'a yöneltilebilen haklar yanında, kamu yararı ve düzenini ilgilendiren içtimai hakları da ifade eder.
Yani Yüce Allahın hukukunu tanıyıp gözetmek demek aslında kul kardeşlerinin de haklarını tanıyıp gözetmek demektir.
Es Salâtı (İlahi yüceliğe boyun eğiş) ikame etmek veya Hac (Tevhidi bütünleşme) farizasını yerine getirmek nasıl Allahın kulları üzerindeki bir hakkı ise, aynı şiddette muhtaca yapılacak olan infak da, boyunduruk altına alınmış birini özgürleştirmek de Yüce Allahın kul üzerindeki haklarındandır.
Ezcümle denilebilir ki Yüce Allahın katında Allahın hakkı ile kulların hakkı arasında sadece mâhiyet farkı vardır, fakat amaç farkı yoktur.
İnsan en başta kendisini dünyaya getiren ve onu hayata hazırlayan anne ve babası olmak üzere, üzerinde hakkı ve emeği olanlara karşı duyduğu sorumluluklardan doğan aile ve akraba hukukunu tanıyıp gözetmeli.
Ve ardından onun nefes alıp verdiği hayatı boyunca iletişim ve münasebette bulunduğu tüm mahlûkata karşı duyduğu sorumluluklardan doğan, doğal ve fıtri hukuku da bilmeli ve tanımalıdır.
Hukukun yani hukuka uygun bir hayatın terazisi olarak kabul ettiğimiz adil düşünme, adil davranma yani adaletli olma, medeni ve anlamlı bir dünyayı tasavvur edenler için hak ve hukukun olduğu her yerde yaşatılması gereken bir başka temel değerdir.
Çünkü insanın fıtratına yüklenen doğruluk terazisi olarak “vicdan” bir insan için neyi ifade ediyorsa, mülkün yani yönetimin ve hükümet etmenin temeli olarak toplumun hayat damarlarında ilahi bir terazi olarak var edilmesi, yaşatılması ve yaygınlaştırılması gereken “adalet” değeri de bir toplum için aynı şeyi ifade eder.
Eğer Yüce Rabbimiz bizlere Ahirette kıl kadar yani zerre kadar haksızlık yapılmayacağı vaadinde (Nisa:+/77) bulunarak bu dünyanın halifesi/efendisi olan biz insanlara zirve bir hedef çizerken, düşman gördüklerine bile adaletli davranmayı tavsiye eden Hikmetli Kur’an, hak ve hakkaniyetlilik söz konusu olduğunda bizlerden maksimum duyarlılık ve bilinç bekliyor demektir.
Adalet yani hakkı ikame etme ve her daim hakka uygun davranış serdetme algı ve bilinci güneşin doğuşuna benzer. Öyle ki dünyamızı aydınlatan güneş doğmasına rağmen eğer aydınlatma özelliğini gösteremez ise, dünyamız karanlıklara teslim olur.
Adalette aynı güneş gibidir doğduğu yeri aydınlatır, varlığını gösteremediği yeri ise zulûmat kaplar, önce gönüller kararır ardından akıllar şirazesinden çıkar, vicdanlar körleşir ve insanlık doğru yolunu/hidayeti kaybeder.
İşte o zaman insan günde en az 40 defa “İhdinassırata’l mustakim” duasını etse de, ne hidayet bulabilir, ne de zulmün karanlığından adaletin aydınlığına çıkabilir.
Bu yüzden biz insanlar için bir gram bile olsa, yeryüzünde varlığını devam ettiren her türlü zulmü ortadan kaldırmak ne kadar onurlu bir davranış ise,
bir gram zulüm işleyen kişiye gereken cezayı vermek de bir o kadar izzetli bir davranıştır.
Hakkın ve adaletin yerini bulması için yapılacak her türlü çaba muhteremdir/mukaddestir, hakkın ve adaletin tesisi için verilen her türlü ceza kan akıtsa bile, mahşeri vicdanı rahatlatan hatta nefes aldıran bir eylemdir.
Ki biz kısasın bizim için bir hayat olduğu gerçeğini adil bir şekilde hayata geçirildiğinde, mahşeri vicdanları rahatlatan diriltici ve hayat verici bir nefes olduğunu gönülden kabul edenlerdeniz.
Hukukun hayat pınarı olan adalet varlığıyla her türlü ahlaki erdemin değer kazanmasının, yokluğuyla da değerini yitirmesinin tek ölçütüdür.
Çünkü insanı yüceltmek için var olan bu insani değerlerde yapılacak en küçük bir ölçüsüzlük, başlı başına bir ahlâk numunesi olması gereken insan varlığının da neredeyse eriyip yok olması anlamına gelecektir.
O yüzden Kur’ana göre bütün ilahî öğretiler son tahlilde insanlar arası ilişkilerde adaleti tesis etmeye yöneliktir.
Hiç şüphesiz adil olmayan bir ilişki ve tutum, dini İslam’a da, doğal olarak Yüce Allahın rızasına da uygun değildir.
Çünkü Yüce Allah, bir şeye hüküm verildiği zaman her şeyden evvel adaletle hükmedilmesini ister.
"Şüphesiz Allah size, emanetleri ehline teslim etmenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görebilendir. (Nisa: 4/58)
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...