Şeytan, bütün maharetiyle, cin zekâsıyla, göz boyacı ayartıcılığıyla ve kuşatıcı bilgisiyle senin can damarlarında yaşayan, varlığı ancak senin varlığına bağlı ve bağımlı olan bir tür virüstür.
Öyle ki, vaziyete göre girdiği bin bir çeşit kılıkla ve taktığı binlerce çeşit maskeyle, bizi çok seven bir dost gibi, bizim iyiliğimizi düşünen bir tanıdık gibi davranarak ruhumuzun derinliklerine taht kuran, zihnimizin kılcal damarlarına kadar sızarak, nefsimizi abluka altına alan, beynimizin sinir uçlarına yerleşerek aklımızı rotasından şaşırtan bir virüs.
Peki, nasıl çalışır bu virüsün cin zekâsı?
Karşı koymamıza rağmen nasıl oynar bizim üzerimizdeki oyunlarını pervasızca?
Ve her şeye rağmen nasıl hala bir dost gibi görünür bu düşman bize her defasında?
Gelin her dâim ayrıntılarda gizlenen şeytanın suç mahallinde bıraktığı parmak izlerinden yola çıkarak bu cinayetleri nasıl işlediğini ortaya çıkarmaya çalışalım.
Acıdığımız için, vicdanımızı teskin etmek maksadıyla sadaka verdiğimiz bir anda, egomuzun aldığı haz, yaptığımız iyiliğin önüne geçer ve şeytan o anda bencilliğimizden vurur bizi.
“Ben demiştim”, “Ben bilmiştim”, “Ben görmüştüm” dediğimiz anlarda kibrimizin fitilini ateşleyip sırtımızı sıvazlayarak sessizce tekebbürün/büyüklenmenin yolunu açıverir bize.
Korkularımızı belli etmemek için; bazen istemeden birtakım şeyleri yapmak zorunda bıraktırır bizi. “Korktu demesinler”, demelerinden korkutarak, güçlü görünme gösterişliğinden vurarak yaptırıverir istediği şeyi bize.
Her kesin görüşünü beyan ettiği bir ortamda, “Sus da bilgisizliğin ortaya çıkmasın!” diyerek başkalarına karşı sanki bizi savunuyormuş gibi yaparak, kendimize karşı olan samimiyetimizi ve saygımızı yitirmemizin sebebi olur.
Birini çok sevdiğinizde sevginizi şımartarak vurur sizi, birine çok güvendiğinizde ona hissettirdiğin güveni o kişinin zihninde “onsuz yapamayacağın sanısına” çevirerek maymun eder adamı.
Değer verdiğin insanların değerini, onların kusurlarını en samimi ortamlarda faş ederek yerle bir eder, üstelik bunu çoğu zaman senin aptallığını ve saflığını kullanarak yapar da haberin bile olmaz.
Tezellüle düşüp zillete katlanmayı, -korkularını ve bencilliğini gizleyerek- sabır gibi göstererek sana faziletli adam elbisesini giydirir. Ve sen bu kıymetli elbisenin altındaki “korku ve pısırıklık çıplaklığını” hissedemezsin bile.
Aklına çok güvenirsen birbirinden farklı dolambaçlı ve çetrefilli yollarla aklını karıştırır, hislerine çok güvenirsen duygusallık tuzağıyla aldatır seni
Beklemediğin bir anda başına gelen acıyla, kederle, hastalıkla, sıkıntıyla ve felaketle, boğuşmaya başladığında o çok beğendiğin karakterine saldırarak metanetini kaybettirip yanlış kararların adamı yapar seni.
İnancına çok güvenirsen imanına saldırır sinsice ve haince. “Alın yazısı” der kul eder seni başka bir kula, “Şefaat” der köle eder seni, senin gibi aciz bir kula. “Sadece Cennet önemli” der zindan eder dünyayı ve dünyanın cennetlerini, zehir eder Yüce Allah’ın bir lütuf olarak kullarına ikram ettiği bu güzelim hayatı sana.
Zifiri karanlık bir gecede kara bir böceği mümin feraseti ile görebilirsin belki, fakat aydınlık bir günde gözünü alan güneşin ışıkları yüzünden gözüne giren bir toz zerresini göremezsin.
Tıpkı, karanlıklardan çok aydınlıklarda gizlenen şeytaniliği göremediğin gibi.
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...