Ebeveynler 09-17 saatleri arası çalıştıkları için çocuklarını okul öncesinden başlayarak ilkokul, ortaokul ve lise kreşlerine vermek zorunda kalıyorlar.
Aslında gerçek amaç çocuğun 13 yıl boyunca sürekli bir şeyler öğrenmesinden çok, çocuğun anne ve babalarının yanında olmadığı saatlerde gözetim altında tutulmaları ve meşgul edilmeleridir.
Hiçbir insan, dünyadan ve hayatın gerçeklerinden yalıtılmış dört duvar arasında yalnızca konuşarak, dinleyerek, okuyarak ve yazarak bütünüyle eğitilemez.
Hatta öğrenmenin merakla, deneyimle ve yaşantıyla beslenmediği tekdüze bir ortamda, öğretimin kendisi bile zamanla anlamını yitirebilir.
Akademik öğretimin de bir sınırı vardır. İlkokulda birkaç saati, ortaokulda iki-üç saati, lisede ise üç-dört saati aşan yoğun bir ders yükünün ne ölçüde verimli olduğu sorgulanmalıdır. Çünkü öğrenmek, yalnızca bilgi edinmek değil; edinilen bilgiyi anlamak, kullanmak, sınamak ve hayata katabilmektir.
Asıl mesele, çocuğa ne kadar bilgi aktardığımız değil, onu zihnen olduğu kadar bedenen, ahlaken olduğu kadar sosyal açıdan da hayata hazırlayabilmektir.
Eğitimin önemli bir bölümü, anlatılarak değil, yapılarak ve yaşanarak gerçekleşir. Ahlak eğitimi, sanat eğitimi, din eğitimi, beden eğitimi, meslek eğitimi, yönetim eğitimi, turizm eğitimi, şehir kültürü, demokrasi, trafik, tarım ve ekonomi eğitimi; yalnızca kitaplardan öğrenilebilecek konular değildir. Bunların her biri, kendi yaşam alanında deneyimlenmeyi, uygulanmayı ve sonuçlarıyla yüzleşmeyi gerektirir.
Çocuk, düşünebilmeyi test sorusu cevaplayarak değil; farklı fikirlerle müzakere ederek, paylaşmayı yalnızca dinleyerek değil, paylaşarak; sorumluluğu yalnızca okuyarak değil, sorumluluk üstlenerek; demokrasiyi yalnızca tanımlayarak değil, ortak kararlara katılarak; üretimi yalnızca öğrenerek değil, üreterek kavrar.
Ancak bu öğrenme süreci her çocuk için aynı biçimde tasarlanamaz. Çünkü her insanın ilgisi, merakı, yeteneği, yatkınlığı ve öğrenme biçimi farklıdır. Bu farklılıkları görmezden gelerek bütün çocukları aynı mekanda, aynı şartlar altında, aynı kalıba sokmaya çalışmak, eğitimde eşitlik sağlamak değil, farklılıkları yok saymaktır.
Elbette her çocuğun edinmesi gereken ortak bilgiler, temel beceriler ve insani değerler vardır. Fakat bunların üzerine inşa edilecek eğitim, çocuğun ilgi ve yeteneklerini keşfetmesine, geliştirmesine ve kendi potansiyelini hiçbir engelle karşılaşmadan gerçekleştirmesine imkân tanımalıdır.
Bu nedenle eğitim ve öğretim anlayışımızı tekrar sorgulamalı ve yeniden düzenlemek zorundayız.
Önerim, eğitim ve öğretim faaliyetlerini yaklaşık yüzde 70 uygulama ve deneyim, yüzde 30 akademik öğretim esasına göre yeniden tasarlamaktır. Bu oranlar değişmez bir bilimsel kural değil, bugünkü anlayışa alternatif bir yönelişin ifadesidir.
Böyle bir dönüşüm için okul binalarını da yeniden düşünmeliyiz. Okulu, bütün eğitim faaliyetlerinin dört duvar arasında yürütüldüğü tek merkez olmaktan çıkarmalı; belirli alanlarda uzmanlaşmış, çok işlevli atölyelere ve uygulama merkezlerine dönüştürmeliyiz.
Çocuklar sanatı atölyede, ekonomiyi üretim ve alışveriş süreçlerinde, demokrasiyi ortak kararların alındığı ortamlarda, şehir kültürünü sokaklarda ve meydanlarda, meslekleri ise işin yapıldığı fabrikalarda tanımalıdır. Okul, hayatın yerine geçen bir mekân değil, çocukları hayata hazırlayan ve hayatla buluşturan bir merkez olmalıdır.
Çünkü eğitim, çocuğu hayattan tecrit ederek değil, hayatın içine katarak gerçekleşir.
Belki de cevabını bulmamız gereken asıl soru şudur:
Çocukları hayata hazırlamak için mi okula gönderiyoruz,
yoksa onları hayatın dışında tutabilmek için mi?
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...