Her ne kadar kölelik sistemini zihni anlamda onaylamayan bir toplum olsak da, bizzat yaşadığımız hayat bunun pek de böyle olmadığını söylüyor sanki…
Çay ve simit almak için bile artık kredi kartlarını kullanmaya başladık, iletişimimizi artık ev ziyaretlerinde yüz yüze yapmaktan çok
watsap da mesajlaşarak yapar olduk.
En büyük eğlencemiz, dost meclislerinde çay içip yarenlik yapmaktan çok, Facebook’da sörf yapmak, Youtube’da video seyretmek ve İnstagram’da anı ve anlık fotoğraf paylaşmak oldu.
Pek arzulamasak da dijital dünyanın cazibesi hepimizi ellerimizle icat ettiğimiz alet ve düzeneklere sımsıkı bağladı.
Üstelik sadece ellerimizden ve ayaklarımızdan değil, artık görünmeyen sanal prangalarla beyinlerimizden de zincirlendik.
Raflarımızdaki kitaplarımız -el ve göz değmediği için- çoktan tozlanmaya başladı.
Resim albümlerimiz saklandıkları süslü kutularda gün yüzüne hasret kaldı.
Bir köşelerde gizlediğimiz bayramlık kartpostallarımız birer tarihi esere döndü.
Torunlarımıza anlatmak için öğrendiğimiz yüzlerce hikâye anlatılmaya anlatılmaya unutuldu gitti.
Bir zamanlar moda olan “Sana bir telefon kadar yakınım” sözü “aranan numaraya ulaşılamadı” sözü ile yer değiştirdi.
İhtiyacımız olduğunda aranan dostlar epeyce bir süredir
kapsam alanı dışında kaldılar.
İşin en ilginç tarafı ise, tüm yaşananlara rağmen birçoğumuzun hala özgün ve özgür bir hayata sahip olduğu sanısında olması.
Hâlbuki uzun bir süredir mavi hapı yutup büyük bir keyifle içine daldığımız matriksimizde, büyük bir kurgunun küçük bir hikâyesi olduğumuzdan haberimiz bile yok.
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...