Farklı sıfatlarla hayatımızda varlığını hissettiren “şeytan” imgesi insanla birlikte var olan ve yaşamını ancak insanın benliğinde sürdüren bir virüstür.
O yüzden, o bazen “Gurur” olur süflî şeylerin cazibesine kapılarak onlarla avunmamıza ve oyalanmamıza yol açar.
Bazen “kibir” olur herkesin birer cüce, kendimizin ise bir dev olduğunu hissettirerek kabartır nefislerimizi.
Bazen “hased” olarak tezahür edip kıskançlık oklarını atarak yaralatır bizi seven gönülleri.
Bazen “Marîd” olur aklımızın ve vicdanımızın evet dediği şeylere bile kör bir inatla hayır dedirtir bizlere.
Ve bazen de “Vesvas” olup kalplerimizin kuruntu ve vesvese ile hastalanıp içten içe çürümesine yol açar.
Kerim Kur’an şeytanı bu ve buna benzer özellikleri ile çoğunlukla, “insanları kötülüklere sürükleyen, onları Allah’ın tasdik ettiği her güzel işten saptırmak için ayartmaya ve vazgeçirmeye çalışan fizyolojik olmayan imgesel bir motif olarak tasvir eder.[1]
Buna ilaveten şeytani çeldirici ve ayartıcılardan korunmamız için zihnimizi ve kalbimizi akıl ve irademizi kullanarak tevekkül ve teslimiyet içinde tutmamız gerektiğini söyler.
Şeytanın yani şeytani dürtülerin, inanan ve yalnız Rablerine tevekkül eden kimseler üzerinde aslında hiç bir hâkimiyeti olamayacağını[2] ve Kur’an okuduğumuz zaman, şeytani insiyaklardan Allah’a sığınmamızı[3] yani bir zihin odaklanması ve temizliği yapmamızın gerekli olduğunu ifade eder.
Şüphesiz bu sevki ilahi kalplerin doğru yoldan sapmaması ve zihinlerin Kur’an-ı Hakîmin vazettiği kadim gerçeklere göre arıtılması ve yönlendirilmesine matuf
bir emri ilahidir.
Yoksa adet olduğu veçhile, katiyetle Kur’an’ı kıraat etmeye başlarken sadece dilimizle zikretmek zorunda olduğumuz bir ezber cümle değildir.
0 YORUMLAR
Bu KONUYA henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz...